31 Aralık 2009 Perşembe

vuuuf.. ne yıldı ama

sevgili blogcum, bu yıl nasıl geçti, ne zaman sona geldik hiç bir fikrim yok. 2009'a girerken sana yazdığım yazıyı hatırlıyorum. "2009 yorma beni" demiştim. şimdi öyle gülüyorum ki o yazdığıma. çünkü ben böyle bir yılı hayatımda yaşamadım. ne garip laf oldu, ama sen anlarsın ne demek istediğimi. aklıma gelmeyecek işler, daha neler neler.. hani "2009 yor beni" desem, ancak bu kadar olurdu.

yeni yıldan bir beklentim yok. umutlu olmak çok güzel de, umudunu saçma sapan şeylere bağlamak saçma geliyor artık. ama bak blogcum ilginç bir şey var, okurken hem amaaan dediğim, ama bir yandan da hadi yaa dedirten. şimdi blogcum, 2009'a girerken, her astrolog (fala inanma falsız kalma), ikizler burcu için, büyük bitişlerin, büyük ayrılıkların yılı olacağını yazmıştı. valla bildiler. ve bil bakalım 2010 yılında ikizler için şimdi ne diyorlar. son iki sene oldukça zorlanan ikizler için bu yıl, evlilik diyorlar. hahahaha... gülüp geçeceğim ama 2009'da ayrılık var deyip de bildiği için, şimdi evlilik var dediğinde ne diyorsun yaa diye cevap veriyorum.

geyik bir yana.. her ne kadar geçen bir yılın tahlilini yapmak istemesem de, 2009 için söyleyeceğim iki çift lafım var. hayatımın en zor yılıydı. istemediğim şeyleri kabullenmek zorunda olduğum bir yıldı. ama, geriye baktığımda, kendimle gurur duyduğum bir yıl oldu. ayıp mı insanın kendisi için bunu söylemesi bilemiyorum blogcum, ama, ben bu sene, başka bir benle tanıştım. başka bir beni buldum çıkardım içimden. ve sevdim dönüşmekte olduğum insanı. her gözyaşımda sevgiyle sarıldı bana. onun sayesindedir, her bir gözyaşının, akarken yüreğimi temizlemesi. meğer onu bulup çıkarmamı bekliyormuş. meğer kendini bana tanıtmak için benimle yalnız kalmayı bekliyormuş. zordu 2009. bazen gaddar, bazen haksız, bazen ikiyüzlü. ama, yeniden doğurdu beni. pek çok şey kaydı gitti, ama bende kalana baktığımda, şükredebildim. derler ya, galiptir bu yolda mağlup olan. işte bu sebepledir ki, şimdi 2009un arkasından küfredemiyorum.

2009, 1999 yılından beri süre gelen ve hayatımı şekillendiren şeylerin sonu oldu. hayatımda büyük bir defter kapandı. şimdi başka bir başlangıç. defterin başında güleryüzüyle bana bakıyor. ben de ona gülümsüyorum. 2010, senden bir beklentim yok. beklentim kendimden. yalan değilmiş be blog, insanın huzuru, neşeyi içinden başka bir yerde araması ahmaklıkmış.

12 Kasım 2009 Perşembe

"it will all be fine in the end"

sabah kahvaltıda, biraz endişeli ev arkadaşıma, "merak etme, en nihayetinde her şey güzel olacak" dedim.

az önce odama gelip haber verdi. her şey güzel olmuş.

"gün boyu senin söylediğin şeyi kendime tekrar ettim" dedi.

"it will all be fine in the end"

25 Ekim 2009 Pazar

Ünsal Oskay



Marmara İletişim'in 401 no'lu en büyük dersliği, onun derslerinde dolar taşardı. boş saatlerimizde bile eğer onun başka bir sınıfa dersi varsa kalkar, okul bahçesinin merdivenlerinde oturmak yerine (ki bu en güzel faaliyetlerden sayılırdı), onun dersine girer, onu dinlerdik. çünkü onun her dersi birbirinden farklıydı. çünkü o bile o gün o dersi nasıl işleyeceğini önceden bilmezdi. onunki yalnızca aynı konuyu çok farklı şekillerde anlatabilme yeteneği değildi. ondaki, bilgeliğin her seferinde farklı şekillerde tezahür etmesiydi. çünkü o öyle engin bir denizdi.

17 Ekim cumartesi gecesi vefatını öğrendiğimde, üzüntümün en büyük nedenlerinden biri, yerini dolduracak başka birinin olmamasıydı. onun gibi başka biri yok, ne olacak şimdi diye düşündüm. değeri bilinmedi diyemem. bu ülke ne kadar değer bilirse o kadar tanındı, o kadar göründü ve konuştu televizyonlarda. üzüntüm, doldurduğu o yer hep boş kalacak diye.

en çok hayatın eşitsizliklerinden bahsederdi. popüler kültürü ve popüler hayatı eleştirirdi. basitliği eleştirirdi. eleştirir, diğer yandan hayatın ne kadar değerli ve herşeye rağmen güzel olduğunu anlatırdı. doğru düzgün insan olmanın ve hayatı doğru düzgün yaşamanın inceliklerini anlatırdı. o yüzden derslerinden birinde bize bir ödev vermişti: bir yaz gecesi fethiye körfezi'nden denize girip, deniz kenarında kendi ellerimizle yaktığımız ızgarada balık yemeliydik. hayat eşit değil. ama o eşitsizlikleri çözebilecek değerler var içimizde, derdi.

anlatılabilecek biri değildi. çok ama çok güzel bir insandı. bazen kızar küfür de ederdi. bazen alabildiğine sevecen olurdu. ama kızarken de severken de hep bir şey anlatırdı. söylediği hiç bir şey boşa değildi. değersiz değildi. küfürleri bile bayağı değildi. hatta küfürleri küfür değildi, onun hem entellektüel olup hem de üst bir sınıfa ait olmayı reddedişiydi. aydın ya da entellektüel diye anılan pek çok kişiden farkı, onda o sınıfa ait kibir yoktu. bunu da bir meziyet olarak değil, olması gereken diye görürdü.

Diplomamı onun elinden aldım. Bir kaç televizyon kanalı, onun ölüm haberini verirken, bizim dönemin mezuniyet törenini ve onun elinden diplomamı aldığım kareleri kullanmış. hocamla son karelerimdi. öpüştük ve vedalaştık. ardından gözyaşı dökerken gururluydum, referanslarımı, diplomamı onun elinden aldım diye... hocamdı diye. onu tanıdım, dinledim, sevdim, anılarıma koydum diye...

19 Ekim 2009 Pazartesi

haftasonu




güzel bir çay, güzel bir manzara, güzel bir sohbet... al sana mutluluk. yeter ki değerini bilenlerden ol.

9 Ekim 2009 Cuma

yol arkadaşım

7 yıl önce satın aldığım, 4 sene kullandığım, 3 sene önce de buradan ayrılırken satmak zorunda kaldığım bisikletim geldi ve beni buldu. Evet evet, geldi buldu beni.

Yaşlanmış, paslanmış ama ta kendisi. Benim yol arkadaşım. Departmanın önünde ve benim penceremin altında bisiklet park yerinde kilitli duruyor. Günde kaç kere bakıyorum, sabah akşam kontrol ediyorum, gitmiş mi, yerinden oynamış mı, ama yok, gelen giden yok, onu oradan alıp başka bir gün başka bir yere park eden yok. Orada penceremin altında duruyor benim sadık Küheylanım. Gelmiş bulmuş beni. Öyle hoşuma gidiyor ki pencereden aşağı baktığımda onu orada görmek. Bazı bağlar hiç kopmuyor.

28 Eylül 2009 Pazartesi

alt yazı

kızgın konuşmalarıma şahit olan arkadaşım, senin gerçekte böyle hissettiğine inanmıyorum dedi.

ne sanıyorsun dedim, bütün kızgınlığım sevgimden.

bazen insanlara alt yazı geçmek gerekiyor.

24 Eylül 2009 Perşembe

sonbahar ve huzur

fark ettim ki benim için huzur, uyum demek.

yapmak istediklerim ve yapabileceklerim arasında bir uyum olduğunda... düşünce ve değerleri benimkilerle uyumlu insanlarla olduğumda... söylediği ile yaptığı uyumlu bir insan olabildiğimde... yani etrafımda ve içimde uyum hakim olduğunda, kendimi huzurlu hissediyorum.

şu son zamanda, benim için sonbahar, huzur demek oldu.

tüm yaz boyunca, güneşli ve cıvıl cıvıl bir dış dünya ile, buz gibi bir iç dünya arasında, bir tezatlık içinde yaşadım. tezatlıklar, uzun mesafede yoruyorlar.

şimdi ise sonbahar... sakinliği, kendi halindeliği özendiren şu günler ruhuma öyle uygun ki, aylar sonra içim ve dışım arasında bir uyum hissediyorum. doğa ile uyum içindeyim. o da benim gibi kendine dönüyor, kendini dinliyor, konuşmaktan çok düşünüyor. ona en çok hüzün kelimesini uygun görmüşler ama bu hep tebessümle karışık bir hüzün. şimdi anlıyorum çünkü sonbahar ve ben ilk kez bu kadar uyumluyuz.

aylar sonra dış dünya, iç dünyama ayak uyduruyor. ve fark ediyorum ki benim için huzur, uyum demek.

1 Eylül 2009 Salı

bu böyle...

Benim gibi derdini kendine saklayan biri için aşağıda yazdıklarımı başkalarının da okuyabileceği bir yerde paylaşmak pek olağan bir şey değil. Ama zor zamanlarımda bana en büyük desteği veren dostlarım, bu acıları daha önce yaşamış olanlardı. Ve işte yaşadıklarımı buraya not ettim. Olur da acıda olan biri bunları okursa, kendini yalnız hissetmesin. Ve buraya not ettim, çünkü insan unutuyor. Güzellikleri, mutlulukları unuttuğu gibi, nereden nereye geldiğini unutuyor. Geçmiş yıllarda bloga yazdıklarıma dönüp baktım. İlk pizza deneyimimden tut da, Stavanger’deki güzel retro dükkanına ve daha başka görüp yaşadıklarıma kadar bana hatırlattıkları için mutlu oldum. İyi ki not etmişim dedim, yoksa unuturdum. Eşyalarımı da bu yüzden seviyorum. Mavi renkli, ucu turuncu şeritli çay kupam, bana en güzel yıllarımı hatırlattığı için değerli. Zaman geçiyor ve elimizde yaşadıklarımız kalıyor. Onları unutmak ise insanı vefasız ve riyakar kılıyor. Bugünü yaşıyoruz diye dünü unutacaksak, boşa geçmiş sayılmaz mı zaman? İşte bu anımı da bu sebeple not ettim. Unutmayayım diye. Acıyı hatırlamak için değil, geçtiğim yolları hatırlamak için.

İnsan hep yeni bir şeyler öğreniyor. Ama en önemlisi, iyiye ve güzele olan inancını yitirmemek. Çok şey öğrendim canım yanarken ve sonrasında. Ama inandıklarımı tümden yitirmiş değilim. Özümü yitirmedim çok şükür. Hala güzelliklere inanıyorum. Hala iyi günde kötü günde birbirinin elini bırakmamaya inanıyorum. Hala samimiyete inanıyorum. Ama samimiyet için bir güler yüzden çok daha fazlasının gerektiğini öğrendim. Ve her gülümseyişin samimi olmadığını öğrendim. Hayat hep yeni şeyler öğretiyor. Ve kim olduğumuz, biz o zor yollardan geçerken yaptıklarımız ve yapmadıklarımızla ortaya çıkıyor, yani biz sınanırken. Anladım ki değer verdiğim, koşullarla inandıklarını değiştirenler değil, zor koşullarda pusulasını kaybetmeyenler. Ve doğru düzgün insanın pusulası her koşul altında güzel insan olmayı gösteriyor.

Hiçbir şeyi aşmış değilim. Her şeyi öğrenmiş hiç değilim. Hayat daha çok şaşırtacak çünkü hayat böyle. Ama gülümsemeyi unutmamak, kalbini birileri yüzünden karartmamak her şeyden daha önemli. Çünkü insan asıl o zaman yitiriyor. Elbette içimi her türlü olumsuz duygudan arındırmış değilim. Mutlu sonla bitmeyen filmlere kızdığım gibi, şimdi ona kızıyorum. Ama biliyorum da, her ne kadar acımız karşımızdakinin umursamazlığı ile büyüse de, Aşk’ta yazdığı gibi, “Hiçbir katil kurtulamamıştır kurbanın emanetini yüklenmekten” (sf: 39). Ve ben şu durumda ancak, vicdanımın hafifliği için kendi hesabıma şükredebilirim, bunun ne denli önemli olduğunu bilerek.

Her şeyde bir hayır var. O yüzden bunlar oldu diye çırpınmaya, telaşa, korkuya gerek yok. Sakinlik ve dinginlik daha güzel. Hem ne diyor: “Bir hüzün, bir saadet. Böyledir hayat. Hoş bir kararda, ahenk içinde, dengede” (Aşk, sf: 142).

Bugün kendime yeni bir Fransız bere aldım. Soğuk günler için. Burada sonbahar çoktan geldi. Birazdan earl grey çayımı koyup, dün yaptığım ıslak kekten bir dilim kesicem. İyiyim, çok şükür.

7 Ağustos 2009 Cuma

Bitiş.

Çok sıkı bir sezen aksu dinleyicisi değilim. Çok ağır gelirdi insanın içine işleyen sözleri. Ya da ben çok mutlu olduğumdan sözlerin derinliğini yakalayamazdım. Oysa şimdi yeni bir şarkısı, içimdeki duygulara tercüman oluyor. Şarkının adı, Pardon. Üst üste dinleyemiyorum ağır geliyor. Göğsümün orta yerine bir taş oturuyor, kaldıramıyorum. Şarkıdaki o gerçeklik zor geliyor. En yakınken en uzak olmak. Hayaller kurduğun, isminin baş harfini göğsüne kazıdığın adamla gün gelip, yabancı olmak. Değişimi kabullenmek her şeyi kolaylaştırır diyorlar. Oysa ben kabullenemiyor değilim. Aylar geçti. İçimi parçalayan zaten bunu kabullenmiş olmak. Depresif değilim. Yatak döşek değilim. Aylar geçti. En zor anları atlattım. Her bir yerimden tutan ailem, arkadaşlarım, dostlarım için şükrettim Allah’a. Bundan sonrası yokuş aşağı. Ve biliyorum, mantıklı düşündüğümde, aslında bunun benim için hayırlısı olduğunu, kendini uçuruma doğru sürükleyen bir adamdan istemeyerek de olsa kopuş olduğunu, belirsizliğin son bulduğunu biliyorum. ve en son olanların kabul edilecek tarafı olmadığını, hele öylesini hiç hak etmediğimi biliyorum. hepsini biliyorum. sadece aklımdaki tek soru, nasıl oldu da böyle oldu, en yakın sandığım nasıl düşman oldu. cevap bulamadığım, içimi yakan soru bu. Kalbim onarılmayacak şekilde parçalandı. bu böyle artık, dönüşü yok, hiçbir şeyin tamiri yok. artık direndiğim de yok. sadece ben, 10 yıl boyunca birikmiş bunca anıyı ve her ayrıntıyı bu denli hatırlarken, bunları şimdi nereye kaldırayım onu bilmiyorum. bitişler çirkin olunca o anıları taşımak olmuyor. Hiç düşünemeyeceğim, inanamayacağım şekilde oldu. Hani testi yere düşer bin parçaya ayrılır ya, öyle parçalandı içim. 10 yıl boyunca inandığım, sevdiğim, biriktirdiğim, üst üste koyduğum, topladığım, çarptığım, çoğalttığım, beklediğim her şey bin parçaya ayrıldı. Yok yapılacak bir şey. Biliyorum geçen her zamanla daha iyi olucam, biliyorum. ama bu iyileşmek mi? iyi oluyoruz çünkü unutuyoruz. Mutlu olduğumuz, güldüğümüz, hayatın sadece ikimizden ibaret olduğu anları, günleri, ayları, yılları unuttuğumuz için iyi oluyoruz. Geçmişimize yabancılaştığımız için iyi oluyoruz. Oysa en son telefonda kavga ederken bile sesini duyduğumda düşündüğüm, her şeye rağmen nasıl da bildik o ses. Kendimi evde hissettiren o ses. Hani güzel güzel hiç bir şey olmamış gibi konuşmaya başlasak garipsemicem çünkü benim için öylesine huzur demekti o ses. öylesine tanıdık, öylesine candan, öylesine ben. Ya da isminin email kutumda duruşu... o isme yazamayacağım, onunla paylaşamayacağım şey yoktu. ya da fotoğraflardaki halimiz... O işte o, sesiyle, ismiyle, cismiyle o... ne kadar yabancı, ne kadar düşman olabilir ki.. ama oluyor. kim bu diyorum. Kim bu konuşan, bunları söyleyen bu adam kim. sarsmak istiyorum, kendine gel, benim ben demek istiyorum. Ama olmuyor. Olmuyor. Öylesine yabancı. Öylesine başka. Kabullenmek diyorlar. Kabulleniyorum... Artık biz, biz değiliz. Yokuz. Sanki yüzünün her kıvrımını, sanki bin bir çeşit gülüşünü bilmiyormuşum gibi, sanki geceleri gördüğü kabuslardan benim adımı sayıklayarak uyanan o değilmiş gibi, sanki onca yıl bir olmamışız gibi, sanki tüm yollardan birlikte geçmemiş, sanki herkeslerden sıyrılıp sadece ikimize ait bir dünya ve bir dil kurmamış gibi, sanki hiç birbirimize sığınmamış, sanki hiç söz vermemiş, hiç hayal kurmamış gibi. Hiç sıkılmamış, sanki birlikte sıkılmaktan bile zevk almamış gibi. ne bileyim işte, hiç sevmemiş, özlememiş gibi. Baş harfini göğsüne kazıdığınla şimdi yabancı olur gibi... Her şey şarkıdaki gibi...

Pardon bakar mısınız, tanışmış mıydık? Sevmiş miydim ben sizi hiç, sevişmiş miydik? Pardon, daha önce konuşmuş muyduk? Yürüyüp çıkmazlarda yorulmuş muyduk? Yüzünüz ne kadar da aşina, Avucumun içine alıp öpmüş olabilirim. Gözünüz öyle uzak bakmasa sizi tanıdığıma yemin ederim. Pardon, bakar mısınız, adınız neydi sizin? Baş harfini göğsüme yazmış olabilirim. Pardon daha önce nerdeydiniz? Geçtiğiniz yollara düşmüş olabilirim.

Bundan iki ay öncesine kadar her gün rüyamda görüyordum onu. Her zamanki normal halimizle. Ve ben mutlu oluyordum onu gördüğüm için. Artık görmüyorum. Ayrılık, ölüm gibi. Hemen değil ama usulca çıkıyoruz hayatlarımızdan. Her şey geçiyor, gün oluyor unutuluyor... unutuluyor da, eksilmiyor muyuz? Her bitişle azalmıyor muyuz? Tertemiz bir şeyler ölmüyor mu içimizde? Körelmiyor muyuz? Bir daha inanılır mı biri “my endless love, my immortal beloved” dediğinde? Bunu yıllarca söylese bile. Biri bir söz verdiğinde yine inanmak mümkün olur mu, hem de samimi olsa bile? Bir daha biriyle hayaller kurulur mu, bir anda yıkılabileceğini bile bile? Kurulur diyorlar biliyorum da... Sapasağlam sandığın dünyanın yıkılabildiğini gördükten sonra, insan biriyle bir daha yeni bir dünya kurar mı? Yıkıldığında yıkılmayacağın bir dünyayı ise, kurmaya değer mi?

Zahmet etmeyin. Cevabı biliyorum. Hata aşkta değildi. Aşkı tarif edişimizdeydi. Halbuki Cemal Süreya derdi ki: Kim istemez mutlu olmayı, ama mutsuzluğa da var mısın?

Ben vardım. O yokmuş.

Hepsi bu.

18 Temmuz 2009 Cumartesi

...

ayrılığın en güzel yanı, kavuşma faslı. inşallah yine kavuşmak dileklerimle...

kavuşuncaya dek, Dawson's Creek'ten şu sahne kalsın aklımızda. Dawson ve Joey, birlikte Age of Innocence (Masumiyet Çağı) filmini seyretmekteler. Dawson, film bitmeden televizyonu kapatır.

Joey: Hey there, abrupt?

Dawson: I've had enough unrequited love for one evening, okay? It's... it's too torturous.

Joey: I wonder what sick part of me thrives on movies with these kinds of love stories.

Dawson: The ones that end unhappily?

Joey: No. The kinds that never really end. I mean, think about it. To continue loving somebody even though there's no chance of that love ever thriving... that's romance.

Dawson: That is tragedy.

Joey: Not all love stories have a built in happy ending, Dawson.

Dawson: But why revel in the ones that don't?

Joey: I'm sorry...sad stories are just more powerful... I prefer them.

Dawson: Well, then do you think that...

(Dawson thinks. Joey looks at him.)

Joey: Speak.

Dawson: Do you think that that kind of a preference has an affect on your own love story?

Joey: It absolutely does.

Dawson: And that doesn't worry you?

Joey: No. Because the effect is positive. It's movies like these that remind me of how unmovable and powerful love can be.

Dawson: But they don't end happily. I mean, Daniel Day Lewis never gets Michelle Pfeiffer.

Joey: It's not their fault! It's just the circumstances.

Dawson: But what good is their love if it's not strong enough to overcome those circumstances?

Joey: Because in spite of the circumstances... they never stop loving.

Dawson: So tell me, Joey Potter...

Joey: Hmm?

Dawson: (sincerely) Will you always love me? No matter what the circumstances?

(Joey smiles and kisses him.)

Joey: It doesn't matter. We get the happy ending.

10 Temmuz 2009 Cuma

Mottom

Hayat, basit oldu mu güzel. Aynı yeni mottom gibi.


Yanında iyi ve akıllı insanları bulundur.

Çünkü iyi olmak tek başına yeterli değil. İyi kalpli olsa dahi salak insan, farkında olmadan seni de beraberinde boka sürükler. Salak insan göremez, algılayamaz, bataktan çıkamaz. Boku temizlemekse sana düşer. Keyfinden çalmakla kalır.


Temizlik yapıyorum hayatımda. İyi ve akıllı insan diyorum. Bu kadar.

26 Haziran 2009 Cuma

Aşk ve Gurur

okurken her defasında kendimi bir ayinin ortasındaymışım gibi hissederim. sadece güzel bir kitap okumanın verdiği keyif değil, çok daha başka şeyler var orada. Bay Darcy var bir kere, burnundan kıl aldırtmayan ama sevdiği kadının onuru ve iyiliği için yapmayacağı şey olmayan Bay Darcy. bunları yaparken de bas bas bağırmayan, teşekkür beklemeyen, görevini yapıp sessizce duran Bay Darcy. Tavşan, filmini yazmış geçen gün. Keira Knightley'nin oynadığı. ben de onun yazısına yorum bıraktım. sonra düşündüm, ben nasıl Aşk ve Gurur aşkım konusunda daha önce yazmadım. sonra dedim, şimdilik Tavşan'a bıraktığım yorumu koyayım buraya, sonra yazımı yazarım...

Blogger müzi dedi ki...

tavşannn,
bak kızma ama, :)), sen filmi beğendim dediğinde ve de colin firth'ten pek hazetmediğini söylediğinde, diziyi seyretmediğini aklımdan geçirmiştim. aslında haklısın, bu biraz haksızlık, film dizinin gölgesinde kalıyor ve kendi kriterleri içinde değerlendirilmiyor. ama konu Aşk ve Gurur (sen doğru tercümesini vermişsin tabi [Gurur ve Önyargı], ama bu da kalıplaşmış ya, sanki Aşk ve Gurur demeden olmuyor), ne diyordum, konu Aşk ve Gurur olduğunda çok katı kriterlerim var benim. o dizi öyle müthiş bir dizi ki, filmin yapılmasına hiç gerek yoktu. o diziyi ben hala kütüphaneden alıp izliyorum. kitabı 3 kez okudum, bu aralar yeniden okumaya başlarım. O benim başucu kitabım, en kıymetli hazinem..

Bay Darcy meselesine gelince... benim ilk ve en uzun süreli aşkım... Bay Darcy demek Colin Firth demek, Colin Firth demek Bay Darcy demek. Hem de ben önce kitabı okumuş, sonra diziyi izlemiştim, ve Colin Firth gerçekten Bay Darcy idi. Başkası olmazdı, olamazdı. Bridget Jones'ta da Bay Darcy rolünde Colin Firth vardır, bilirsin. e bunun tek bir nedeni var... çünkü Bay Darcy demek Colin Firth demek :))

filme gelince... tüm bunların gölgesinde silindi gitti film. izlemiştim ama inan kafamda filme ait hiç bir özellik kalmadı. Aşk ve Gurur dedin mi, o konuda tek bir kitap ve tek bir dizi tanırım. tutucuyum bu konuda evet :)))


12 Haziran 2009 Cuma

birey vs. toplum

biraz önce sugibi'yi okuyordum. anlattığı bir konuda içim ezildi. bir yakınının başına gelenlerden yola çıkarak aldatmak konusunu yazmış. kadın 9 aylık hamileyken, kocası başka birine aşık olduğunu ve boşanmak istediğini söylüyor. daha sonra da boşanılıyor.

aşk için her şey yapılır deriz ya, yok ya, aşk için her şey yapılmaz. şu yukarıda sözü geçen aşka zerre kadar saygı duymuyorum. bunun gibilerinin dilinde, insanın adiliğini örtmek için kullandığı bir laf olup çıkıyor aşk. aşk insanı yüceltir, ama bu gibilerini yerin dibine sokuyor. yaptığınız adiliğin adını aşk koymayın. adiyim deyin, aşağılık herifin, şerefsizin tekiyim deyin, ama aşığım o yüzden demeyin.

bir de o adamla birlikte olmayı seçmiş kadın (metres) var tabi. kadınlar hayatta yeteri kadar haksızlığa uğruyor zaten. o yüzden kadınların birbirlerine arka çıkmaları gerektiğine inanıyorum. ama bu türler yüzünden utanıyorum kadınlığımdan. kadın demeyelim bunlara, arsız diyelim, rezil diyelim ama kadın demeyelim.

geçen gün konuşuyorduk. şu modernitenin getirdiği bireyselliğin ardından ahlak ve toplum değerlerinin önem kaybetmesi, aslında toplumu çok savunmasız bırakıyor. batı medeniyeti ile yaygınlaşan bireysel yaşam, "çünkü ben öyle istiyorum" cevabının yeterli olduğuna kanaat getiriyor. insan çıkarını her şeyden üstün görüyor. bunun akabinde sorumluluk, mantık ve yanlış-doğru gibi kavramlar değerini yitiriyor. "çünkü ben öyle istiyorum" cevabı başlı başına yeterli sayılıyor.

bireyselliğin kötü yanı, insanın arızalı bir varlık olduğunu hesaba katmaması. gazetelerin üçüncü sayfa haberleri, insanın hür iradesiyle kendine ve başkalarına yaptıklarını yazar. üçüncü sayfalar, insanın ne kadar zayıf/cani/aptal bir varlık olabildiğine dair en güzel kanıttır. zor hayat şartlarında düzgün kalabilmek güçlü bir kişilik gerektirir. işte toplumsal/ahlaki değerler de, insanın zayıflık gösterebileceği zor dönemlerde, insana kılavuzluk ederler.

işte modern toplum, bireyselliği öne çıkarıp toplum değerlerini kenara atarken, aslında kendi kolunu kesiyor. çünkü kendini istediği gibi davranmakta hür gören birey, yine kendi gibi düşünen ve değerlerden çok kendi bireysel çıkarlarına önem veren biri tarafından dolandırılabiliyor, aldatılabiliyor, kandırılabiliyor.

en başa dönecek olursak, hamile karısını terk eden adam ve evli adamı ayartan kadın, aynı şey başlarına geldiğinde, şikayet etme hakkına sahip değiller. çünkü karşılarındaki insanlar da aynen kendileri gibi, kişisel istek ve ihtiyaçlarını herşeylerden üstün tutarak hareket ediyor olacaklar.

bu da pek öğretici bir yazı oldu sanki... halbuki sırf sinirimden başlamıştım yazmaya...

19 Mayıs 2009 Salı

başka bir ben

bugünlerde bir başka biri olma isteği var içimde. eskiden hoş karşılamadığım ama bugün sahip olmak istediğim bazı karakter özellikleri var.

en basitinden patavatsız biri olmak var aklımda. dediğim nereye gider diye düşünmeden, aklımdan geçeni ölçüp biçmeden pat diye söylemek var. patavatsız kelimesi, aklından geçeni pat diye söylemekten mi geliyor acaba. öyle olsa ne güzel olur.

sonra... biraz sağı solu belli olmayan insanlardan olup, insanları korkutayım. hani delidir bu, ilişmeyelim deriz ya birileri için, dediklerine karşı gelmeyiz ya da söyleyeceklerimizi önceden tartarız aman dikkat edelim delidir bu deriz. işte ben o deli olmak istiyorum. insanlar benle konuşurken önce bir düşünsün, öyle söylesin istiyorum. bilsinler, ben patavatsız ve deliyim, yeri gelirse kırarım.

sonra... umursamaz biri olayım. bir şey mi yaptım ya da söyledim, "söyledim kardeşim, içimden bu geldi, aklımdan bu geçti, bunu hak etti", deyip kestirip atayım ama sonra o konuyu kafamda hiiiç tartmamayım. vicdan muhasebesi yapmayayım. yapayım ve geçeyim, öyle umursamaz olayım.

sonra, fırıldaklığa varacak şekilde pembe gözlüklü olayım. mesela, yolunda gitmeyen şeyler olduğunda, işler planladığım gibi gitmediğinde, "yok aslında benim kafamdaki tam da bu şekliydi" diyeyim. ve o şekli hemen benimseyeyim. o olmadıysa bu diyeyim. olanı seveyim ve olmayan için dertler edinmeyeyim. kolay sileyim yani kafamdakini ve önümdekini de kolay benimseyeyim.

bir de şu basit yaşam var ya, onu başaracak kadar basitleştireyim düşüncelerimi. adil olmak ve haksızlık etmemek adına o kadar çok düşünüyorum ki ara tonları, halbuki siyah siyahtır, beyaz da beyaz diyeyim. iyi iyidir, kötü de kötü. ama'lar olmasın. bir de şuradan bak olmasın. buradan baktım ve bunu gördüm diyeyim. bitti tamam kes kafamı ütüleme diyeyim.

olmaz, olunmaz diye bir şey yok. insan dener, bakar, hoşuna giderse benimser.

13 Mayıs 2009 Çarşamba

kavga etme sanatı


kırılgan, alıngan insanları pek tutmam. hani laf edilmeyecek, hep gönlü hoş tutulacak, yüzüne bir şey söylenmeyecek ve söylendiğinde cevap vermek yerine küsüp, surat asacak, gurur yapacak, sessiz sedasız köşesine çekilecek türden.

uyumsuzluktan da hoşlanmam. insan ne zaman diretmesi gerektiğini, ne zaman sırf karşısındakinin gönlü hoş olsun diye peki demesini de bilmeli. peki dersem pes etmiş olurum, kaybederim gibi gereksiz gururlara girmeyecek.

kavgacı olmak güzel değil ama yeri geldi mi kavga etmesini de bileceksin. öyle kaçak dövüşür gibi laf aralarında ufak ufak sinir bozucu laflar sokuşturmayacak, istediğin kavgaysa adamakıllı kavga edeceksin. kavgadan kastım, bağırıp çağırmak istediğin o an gelip çattığında, söyleyeceksin derdini bağıra bağıra, o da cevap verecek sana yine bağıra çağıra. ama hakaret etmeyeceksin. bel altı vurmayacaksın. her işin bir raconu var, sen de öyle kavga edeceksin.

makul bir süre sonra sinirler dindiğinde, kavga eden sanki sen değilmişsin gibi, "çay içer misin?" diyeceksin. o da "içerim" diyecek.

surat asma uzamayacak. gurur yapmayacaksın. o kavga orada kalacak. kırılmayacaksın. gücenmeyeceksin. kin tutmayacaksın. anlaşmazlık hala geçmemiş, hala başka kulvarlardaysanız, yine konuşarak orta yolu bulmaya çalışacaksın. yine kavga edersen yine barışacaksın.

yoksa her çarpışmada kırılacaksan, köşene çekileceksen, küçük çocuklar gibi surat asacaksan, çekilmiyor. hiç.

24 Nisan 2009 Cuma

yara izi

hande ile en büyük derdimiz, ikimiz de bisikletlerimiz üzerindeyken elele tutuşmak ve bir süre öyle gidebilmekti. ya onun ya da benim yüzümden bir türlü aynı hızı tutturamaz, istediğimiz kadar uzun süre gidemeden bırakmak zorunda kalırdık ellerimizi.

yine bisiklet üzerinde ki denemelerimizden birinde aynı hızı tutturamadık ve o dengesini kaybetti. ellerimizi bırakmamız gereken yerde elimi bırakmadı ve onunla birlikte ben de sürüklendim. kızmıştım çünkü elimi bıraksaydı ben düşmeyebilirdim. dizlerimdeki çocukluk hatırası yara izlerinden biri eksik kalabilirdi. ama olmadı.

bazen, elini tuttuğunuz kişi dengesini kaybedip düşebiliyor. ve düşerken sizi de beraberinde sürükleyebiliyor. canınız yanmış dizleriniz kanarken kızıp bağırıyorsunuz. benim de düşmeme neden oldun diye kızıyorsunuz. oysa yapmanız gereken nefesinizi bağırarak harcamak değil, yaranın üzerine üflemek. bir müddet sonra nefesiniz tükeniyor. o yüzden yara merhemini de bir yerlerden bulup getirmek ve paylaşmasını bilmek gerekiyor.

her yara zamanla geçer ama siz izin vermez, kaşımaya devam ederseniz iyileşmiyor. önce kabuk tutması gerek. onu başka darbelerden korumak gerek çünkü en ufak bir darbede acıyor hatta yeniden kanıyor. yarayı iyileştirmek özen istiyor, sabır istiyor.

bazen izi kalıyor yaranın. ama iyidir yara izleri. estetiği bozmaz. tam aksine, hayatı boşa geçirmediğini, yaşadığını gösterir. "çocukken sokaklarda oynadım, düştüm ve kalktım ben" dersin böbürlenerek. dizindeki her yara izine bakarak, zamanında her biri için nasıl ağladığını, her birinin canını nasıl yaktığını, ama zamanla onlardan geriye şu artık acımayan izlerin kaldığını hatırlarsın. ve o izler olmasa unutacağın eski acılarını...

dizimde bir sürü yara izi... hangisi hande'yle düşmemden kalma biliyorum. o gün canımın nasıl yandığını, ağladığımı hatırlayabiliyorum. izi burda. ama dokunsam acımaz.

20 Nisan 2009 Pazartesi

fırtınadır geçer...

deniz bazen süt liman, bazen dalgalı. hava bazen güneşli, bazen fırtınalı.

kaptanın iyisi fırtınalı havada belli olur diyorlar. öyle. insanın asıl sınavı fırtınada, hatta suyun altında kaldığında başlıyor.

insanın asıl sınavı bu; kendini yıkarı çıkarmak için bir diğerinin batmasına neden olmak ya da olmamak.

bazen hemen çıkılmıyor su yüzeyine. çırpınmak, mücadele etmenin yerine geçmiyor. asıl mücadele, o fırtınada iyiye, güzele olan inancını kaybetmemek. asıl zor olan, inancını kaybetmeden beklemek. suyun kaldırma kuvvetine inanıp, beklemek.

beklemek boşa zaman harcamak değil. yeniden su yüzeyine çıkacağın anı beklerken etrafında ne olduğuna bakar, diğerlerinin suyun dibinde nasıl göründüğünü izler, gerçek renklerini görürsün. batmak bazen iyidir. hem sen yüzeye çıktığında dalga kıyıdaki pislikleri de alıp götürmüş olur.

fırtına gelir, bildiğini sandığın her şeyi alır gider. değişmez dediğin değişir. bir varmış bir yokmuş misali, bir sabah uyanır ve dün inandığın şeylerin bugün yanında olmadığını görürsün. neye yarar dersin. kumdan kaleler misali, tek bir dalgada yıkılıyorsa, ne gerek var emek vermeye, zaman harcamaya dersin.

dersin... ama sonra bahar gelir, şöyle bir etrafına bakar ve görürsün ki hayatta değişmeyen şeyler de var. bak mesela eriğin ve şeftalinin dalları... bu sene de yine kış sonunda çiçek açtılar. bak, bazı şeyler hiç değişmiyor. sen de bekle, çiçeklerin açmasını bekle.

fırtınadır, gelir geçer. fırtınada taşlar da oynar yerinden. ama hep yeni yerler bulurlar kendilerine. merak etme, hiç biri havada yersiz yurtsuz kalmaz. sen de unutma, gün gelir fırtına çıkabilir, suyun altında da kalabilirsin. ama sen hep suyun kaldırma kuvvetine inan. seni suyun altında bırakan dalganın, suyun yüzeyindeki pislikleri de alıp götüreceğine inan.

ve inanırsa insan kork ondan.

14 Nisan 2009 Salı

Norway... duuz pua

sarki: Alexander Rybak - Fairytale

her yerde erovizyon. biz de belirleyelim favorimizi ki bir heyecan olsun.

benim erovizyona olan ilgim yurtdisi ile baslamisti. uzaklarda istiyorsun ki ulkenle ilgili bir sey begenilsin, takdir gorsun. sertab erener birinci oldugunda oyle sevinmistim ki, ertesi gun okulda tebrikleri toplarken hafiften gogsum kabariyordu, sanki ben kazanmisim gibi. sacma ama oyle iste...

bu sene benim favorim Norvec. cok eglenceli bir sarki. bir kere cocuk (Alexander Rybak) cok yetenekli. hani sahneye cok yakisiyor derler ya... sesi guzel, violini calisi guzel, mimikleri hareketleri guzel, sarki guzel, sozler guzel... daha ne olsun.

7 Nisan 2009 Salı

tokat gibi bir film - Revolutionary Road

sarki: Ink Spots - The Gypsy

Revolutionary Road, insana sıkı bir tokat atan filmlerden. seveceğimi en başından biliyordum da bu kadar etkileyeceğini tahmin etmemiştim. konusu kısaca, hayat. olduğu gibi, çıkmazlarıyla, umutlarıyla, hayal kırıklığıyla, boşluğuyla ve çırpınışlarıyla hayat.

bütün dertleri, yaşamak! kendilerini bir zamanlar hissetikleri gibi yeniden yaşıyor hissetmek isteyen evli bir çift. hayatın olağan sıradanlığından kurtulma çabaları, başka bir yerde, başka bir şey olma, başka bir hayatı yaşama umudu.

hayatın boşluğunu dolduracak her ne ise onu, başka bir yerde arama çalışmasına girişiyor karı ve koca. istedikleri hayatı başka bir yerde bulmayı arzuluyorlar. planlar yapılıyor. ama hayatın önlerine çıkardığı engellere takılıp ya da cesaretsizliklerine yenilip, vazgeçmek zorunda kalıyorlar. biri gidemiyor, diğeri kalamıyor. ve içine saplanıp kaldıkları bu çıkmazda, birbirlerinin sonunu getirecek suçlamalar ve cezalandırmalar geliyor.

onların o çırpınışları öyle tanıdık, öyle olağan, öyle hayatın içinden bir şey ki... onlar mutluluğu başka bir yerde aradıkça kafamda dönüp duruyor sorular. neden yaşamak için hep buradan başka bir yere gitmek gerek? o arzulanan hayat neden burada, olduğumuz yerde yaşanamaz? hayatın bir yere varmaz yollarından kurtulmak için, bizi soktuğu sıkıcı dönemeçlerinden çıkmak için çözüm, başka bir yere gitmek midir?

ve filmin (ve hayatın) asıl dileması: arzuladığın hayatı kovalamak omurgalı olmak mıdır, yoksa omurgalı olmak sorumluluklardan kaçmayıp onları sırtlayabilmek midir? doğrusu hangisi, ne pahasına olursa olsun arzuladıklarının peşinden koşmak mı, yoksa kendine ve yanındakine zarar verdiğini gördüğünde durabilmek mi? hayat önüne engeller çıkardığında kabul edip durmasını bilmeli mi, yoksa hep zorlamalı mı?

film bitiyor ama soruları bitmiyor... aklımda en çok kadın kahramanın tokat gibi repliği kalıyor: "sadece tekrar yaşama dönmemizi istemiştim. yıllardır ikimiz de dünyadaki en harika çift olduğumuz sırrını paylaşmıştık ... halbuki hiç bir zaman özel olmadık, kaderimizde yokmuş".

sorun özel olmayı arzulamakla başlıyor belki... sanki film alttan alta, hepimiz özeliz, ama herkes kadar diyordu. sanki üstün olmadığını kabullenebildiğinde hayat daha yumuşak olur der gibiydi... vazgeçmek ve kabullenmek aynı şey değiller. ama aradaki farkı görmek de kolay değil. kabullenmek, kaybetmek değil. değil ama ne, bilmiyorum.

22 Şubat 2009 Pazar

hayat...

25 yaşında bir genç kız, araba çarpması sonucu hayatını kaybetti. Fransa'da 4 sene eğitim aldıktan sonra İstanbul'a dönmüştü. Nişanlıydı.

Haberin yanındaki fotoğrafta ne kadar güzel gülümsüyor. Kime gülümsüyordun, ne düşünüyordun o an? Ne hayallerin vardı acaba? Bilebilir miydin hayat böyle kısa olacak? Bilsen başka türlü yaşar mıydın? Neyi farklı yapardın?

Belki de dolu dolu yaşadın 25 yılını. Belki 25 yıla 40 senelik bir hayatı sığdırdın. Kimbilir...

O taksiden inip karşıdan karşıya geçtin. Sonrası yok. Yarın için planların neydi? Belki geç saatte kalkıp öğlene sarkan bir kahvaltı yapacaktın. Sohbet uzayacaktı, telefonlar başlayacaktı ve sen belki sinemaya gitmek için plan yapacaktın. Belki...

Hayat buralarda böyle kısa olur demek bile geçmiyor içimden. Ölüm için hep bir sebep var ne de olsa. Gelişmiş ülkeler ile gelişmemişler arasındaki fark, buralarda ölüm biraz daha basit oluyor.

Hayat kısa, gönlünce yaşa da değil içimden geçen. Demek istediğim, hayat kısa. Yarının garantisi yok. Kırmadan, üzmeden, üzülmeden yaşa.

16 Şubat 2009 Pazartesi

Mim - Tutunamayanlar, 161. sayfa, 5. cümle

Elektra ve Tavsan sobelemisler. en yakınımda duran kitabın 161. sayfasının 5. cümlesi sual olunmuş (sanki özellikle merak edilmiş gibi geldi kulağa, farkındayım, ama değiştirmeyeceğim çünkü sual olunmuş lafını ilk defa kullanıyorum ve pek bir hoşuma gitti).

en yakınımda, masamda duran kitap 138 sayfa. yatağımın yanında duran ve şu an okuduğum kitaba yöneliyorum. Oğuz Atay, Tutunamayanlar.

bu kitabı 10 sene önce doğumgünümde kuzenime hediye ettirmiştim. evet, zorla. o sene bana hediye alacaklara kolaylık olması için bir hediye listesi hazırlamış ve odamın kapısına asmıştım. şımarıklıktan değil, onlara kolaylık olsun diye, vallahi. kuzenim de o listeden bu kitabı seçmişti.

bunca sene geçti ve ben kitabı okumaya yeni başladım. tamamen salaklığımdan. neden salaklık anlatayım. bir kitap okumaya ya da bir film izlemeye başlamadan önce küçük bir araştırma yapmayı severim. eser hakkında küçük ama önemli bilgileri edinmeye çalışırım ki okuduklarımı bu bilgiler ışığında doğru düzgün yorumlayabileyim. ilk başta fena fikir gibi görünmese de bazen kötü sonuçları olabiliyor bu davranışın. mesela, ister istemez başka insanların eleştirilerini de okuyor ve esere karşı önyargılar edinebiliyorsunuz. ya da işte esere yüklenen önemden dolayı onun dar vakitlerde değil de daha geniş ve rahat zamanlarda okunması gerektiği gibi çoğu zaman gereksiz fikirlere kapılıyorsunuz.

Tutunamayanlar için de böyle bir hisse kapılmıştım. okuduğum yorumlar genellikle kitabın karmaşıklığından bahsediyordu ve ben de bu kitabı okumayı daha geniş zamanlara ertelemiştim. e tabi bir ertelediniz mi gerisi gelir. araya başka kitaplar girer ve o kitabı kitaplığınızda unutursunuz. neyse sonunda kitabı elime aldım.

henüz başlardayım, 142. sayfada. ve kendime kızıyorum bu kitabı bu kadar ertelediğim için. çok zevk alıyorum okurken. Oğuz Atay'ın mizah gücünü de çok beğeniyorum. kitabı okurken gecenin sessizliğinde kıkırdamaya başladığım çok oluyor. özellikle Turgut ve Selim'in birbirlerine laf geçirişlerini zevkle okuyorum. bunun dışında Oğuz Atay'ın mühendis kimliğini de romana aktarışından büyük keyif alıyorum. teknik terimleri romana büyük bir ustalıkla yedirdiğini düşünüyorum. o, bu terimleri açıklarken, ben bunların gerçekten ne olduğunu merak ederek okurken daha bir dikkat kesiliyorum. Bir Bilim Adamının Romanı adlı kitabını da yine böyle okumuştum. hatta o kitaptan fotoelastisitenin ne olduğunu öğrenmiş ve bir sohbet sırasında fotoelastisite lafını kullanmakla kalmayıp açıklamasını da yaparak mühendis kocamı dumura uğratmıştım (bu nasıl bir sohbetti de ben hava atmak için fotoelastisite demiştim hiç hatırlamıyorum!).

kitabın 161. sayfasının 5. cümlesi ise şöyle:

"Her ne kadar Bela Bartok'un aynı biçimdeki arajmanlarını kendisine gösterdimse de, İznik Konseyi ile ilk Ortodoks-Katolik uyuşmazlığı dışında Hıristiyanlık Dünyasının çok sesli müziğin gelişiminde bir uyum sağlamış olması ve dillerinde birçok Türkçe kelime bulunan Macarların bile bu konuda bizden kaçınılmaz bir ayrılığa düşmesi, onun kuşkularını artırıyordu".

böyle bir başına durduğunda pek bir anlam ifade etmeyen bu cümle, Selim'in yazdığı mısralara neden 'türkü' değil de 'şarkı' dediğini açıklamak için yazılmış.

Calanon ve Şule'yi sobeleyerek mektubuma burada son veriyorum.

8 Şubat 2009 Pazar

Güz Sancısı

bir insan nasıl yetiştirilir bilmiyorum. ne deneyimim ne de bu konuda okumuş etmişliğim var. bu konuda eğitimli değilsem de az biraz alaylı sayılırım herhalde, ne de olsa kendimi yetiştirmekle meşgulüm. yetiştim demiyorum aman sakın yanlış anlaşılmasın. ama en azından sorguluyorum hep içimde bir şeyleri. iyidir sorgulamak. pek rahat vermez bazen, hatta vicdan azabı da verir kimi zaman. ama o vicdan azabını duyarsızlığa yeğlemek gerek diye düşünürüm.

Tavsan'ın bir önceki yazıya yorumunda fark ettim ki ben haber vermemişim İstanbul'da olduğumu. evet burdayım. yoksa nasıl seyrederdim Issız Adam'ı ve Güz Sancısı'nı? ne güzel zamana denk geldi burada oluşum. vizyonda güzel güzel filmler... güzel olanlar Türk filmi oldu mu daha da güzel oluyor. iyi ki sinemada izleyebildim diye düşündüm bu filmleri.

Anlaşıldığı üzere Güz Sancısı'nı da beğendim ben. film sonunda verilen fotoğrafları görmek için bile değerdi filmi izlemek. 6-7 Eylül olaylarının gerçek fotoğraflarını daha önce hiç görmemiştim. ayıpladım kendimi. neden görmedim diye düşündüm. benim cehaletim muhakkak da, bir ben miyim ilk defa gören, hani bazı şeyler halının altına gizlendiği için de görmemiş olabilir miyim diye düşündüm.

Güz Sancısı'nı bir film olarak çok güçlü bulmadım, ama Tomris Giritlioğlu'nun yakın tarihi bize öğretme/hatırlatma çabasına yine hayran kaldım. Hatırla Sevgili gibi bir diziye de imza atmış olan bu insan kendini vicdanen rahat hissedebilir ne güzel diye düşündüm. rahat hissedebilir çünkü sadece işini yapıp para kazanmıyor; bir şeyler yapıyor gerçekten. bir amacı, değeri, anlamı olan bir şeyler yapıyor.

filmi anlatmaya gerek yok. bildik konunun yanında karakterler var. benim için en önemlileri Behçet ve Suat'tı. farklı görüşte olan ve farklı kesimlerin yanında yer alan iki iyi arkadaş.

6-7 Eylül olayları içindeki canavarlık filmin en can konusu ama benim takıldığım yer bir başka ayrıntıydı. Suat'ın ölüme gidişinde parmağı olan, en iyi arkadaşı öldüresiye dövülürken ve onun ismini bağırırken korku ve şok içinde kaçmayı seçen Behçet. filmin sonunda silkelenip kendine geliyor Behçet ama olan olmuş, giden gitmiş oluyor...

film boyunca Behçet'in o zayıflığından sıyrılıp doğru şeyi yapmasını bekledim. doğru düşünce yanında yer almasını değil, ama doğru şeyi yapmasını. mesela nişanlısına, gönlünün bir başkasında olduğunu anlatabilmesini, anlatamıyorsa nişanlısını sevmeyi seçmesini... kendi yaptıklarını Suat'a anlatabilmesini, anlatamıyorsa da onun arkadaşı olmayı bırakmasını... yani film boyunca Behçet'in dürüst bir insan olmasını bekledim.

başta dediğim gibi, bir insan nasıl yetiştirilir bilmiyorum. bir anne-babanın çocuğuna illa ki öğretmesi gereken değerlerin başında ne gelir bilmiyorum. ama düşündüğümde, benim çocuğuma en önemli nasihatim, hangi koşullar altında olursa olsun, doğru düzgün bir insan olması olurdu. doğru düzgün olmadan kastım da insan çoğu zaman bilir yapması gerekenin ne olduğunu. gönülden geçen başka bir şey olsa dahi bilinir yapılması gereken nedir, doğru ve yanlış nedir... karşı konulması zor şartlar altında dahi doğru olmak nasıl davranmayı gerektirir, bilinir. kolay mı bunları başarabilmek, güçlü bir karakter gerekir. ama en azından bunun için hep çabalamasını salık verirdim çocuğuma.

Suat dövülürken Behçet aksi istikamete doğru koşmaya başlıyor ya, koşuyor koşuyor, sonra geri dönüyor, Suat yok. ah dedim Behçet, ya doğru düzgün bir adam olacaksın, ya da vicdansız olacaksın. hem zayıf karakterli olup hem de vicdan sahibi olmak çok boktan bir durum. yaşa şimdi bu vicdan azabıyla yaşayabilirsen.

21 Ocak 2009 Çarşamba

umuda yer yok

ilk siyah Amerika Başkanı'nın göreve başlayacağı ve bir çoğumuzun dünya gerçekten de değişiyor diye iyimser laflar ettiği günün hemen öncesinde, THY uçağında bir Amerikalı, uçaktaki Arap yolcuları görünce paniğe kapılıyor ve uçaktan iniyor.

"ayaklarımızı üstüne basıp da döndüğünü bile hissetmediğimiz bu dünyaya hiç yakışmıyoruz" diye yazmıştı bir kitabında Kürşat Başar.

insan var olduğu sürece dünya üzerinde ırkçılık ve düşmanlık bitmez. sadece düşmanın kimliği değişir.

14 Ocak 2009 Çarşamba

ıssız adam

en nihayetinde izledim ve çok sevdim. belki beklentilerim biraz yüksekti ve film bunları tam anlamıyla karşılayamadı ama bu da filmin değil, filmi seyretmeden önce okuduğum onca gazete yazısının suçuydu.

neydi mesela kafamda ufak tefek eksiklikler yaratan? bazı detaylar vardı ki (ya da yoktu ki) bunlar hikayenin gerçekliğinden götürdü. gerçeklikten kastım, filmdeki karakterleri idealize etme uğruna gerçeklikten ödün verilmesi. örneğin ben anlayamadım, Ada nasıl oluyor da çocuk kostümleri dikerek hem ev hem de dükkan kirasını ödeyebiliyor. ya da beyoğlu'nda ve giriş katında oturan bu kız geceleyin perdelerini açıp pencere pervazında oturmuş kitap okuyorken nasıl oluyor da sokaktaki kalabak hiç laf atmadan uysal uysal akıp gidiyor. beyoğlu'nun gece kalabalığı öyle değildir çünkü. laf atar, sarkıntılık eder, insanı rahatsız eder. keşke etmese ama eder. hayatın böyle kusursuz gösterilmesiydi beni ara ara rahatsız eden. ama bunlar yine de filmin güzelliğini alıp götüremedi. kalbime dokunmasına engel olamadı.

Ada'yı oynayan Melis Birkan'ı çok beğendim. çok hoş bir kız ama kusursuz değil ve bunu çok sevdim. mükemmel bir yüzü yoktu, örneğin gıdısı çıkıyordu bazen, bazen ağzı hoş olmayacak şekilde kayıyordu. ama işte bu nedenlerden ötürü benim gözümde gerçek bir kız, gerçek bir karakter, gerçek bir sevgiliydi Ada. kusursuz olmayışı onu daha gerçek yapıyordu ve o gerçeklik kazandıkça ben onun güzelliğine daha bir inanabiliyordum.

filmin konusu kısaca, Alper'in, güzel giden bir ilişkiyi berbat etmesiydi, değil mi? biz buna halk arasında 'rahat battı' da deriz. derdin ne diye soruyorsun. gerçekten, derdi neydi Alper'in?

1. yazılanların çoğu, sorumluluktan kaçan erkek diye yorumladı Alper'i. Alper sorumluluklardan kaçarken aslında farkında olmadan hayattan kaçıyordu. mesela birilerinin en sevgili amcası olmak tamamdı, ama baba olma sorumluluğu fazlaydı. hayatı sorumluluklarıyla yaşamaktan kaçıyordu ve bunu yaparken asıl seçtiği, Ada'nın da söylediği gibi, hep başkalarının hayatından ödünç almaktı. bu ise aslında hayatın kenarında köşesinde kalmaktı. başkalarının çocuklarını gezdirmek, başkalarının çocuklarının fotoğraflarını duvara asmak gibi... Alper sorumluluklardan kaçarken aslında hayatı ıskalıyordu.

2. işin içinde çokça bencillik de vardı. Alper, kendi hayatının en önemli öğesi olarak sadece ve sadece kendini seçiyordu. onun yapamadığı, kendisini kendinden başka birine, Ada'ya adamaktı. belki bir aşkın kalıcılığının en önemli noktası da bu. kendini sadece kendine adamak isteyen bir insan, gönüllü olarak ıssızlığı seçer. Alper, hayatında Ada'nın varlığının kalıcı olmasının, kendi benmerkezci hayatından vazgeçmek demek olduğunu biliyordu ve bunu yapamadı. ıssızlığı seçti. hani ingilizce'deki deyimle kendi başına bir ada olmayı seçti. ama işte kendi kendine bir hayat, Alper'in o son karşılaşmalarında içinden geçirdiği kadar olabiliyordu ancak. hep eksik.

3. ve yabancılaşma konusu. Alper ailesinin övünerek izlediği pek çok şey başarmış ama bu yolda ilerlerken kendine farklılaşmış. Alper'in artık mükemmel bir evi, mükemmel bir işi ve mükemmel bir hayatı var ama belki telaşından belki de bunları elde ederken bazı değerleri yolda kaybettiğinden artık başka biri olmuş. annesini seviyor elbette ama annesinin ona hatırlattığı değerler artık ona o kadar uzak ki, annesinin varlığı bile bir yük yaratıyor onda. uzaktan annesini arayıp soracak ya da onun hesabına para yatıracak kadar düşünceli bir evlat, ama annesi evine kalmaya geldiğinde ruhu sıkışıyor. çünkü başka şeyler hatırlatıyor annesi ona. gerçekte kim olduğunu, nereden geldiğini. ve artık kendine ne kadar yabancı ki, çocukluk arkadaşının düğününde bir dakika bile duramıyor. utanıyor, sıkılıyor Alper. başka biri olmuş ve bir zamanlar olduğu kişiyi hatırlatan herkes onu huzursuz hissettiriyor. bundan ne tam anlamıyla kaçabiliyor, ne de aslında kaçmak istiyor. ama sıkışmış işte. çok zor be anne deyip duruyor. zor, çünkü içinden atamayacağı şeyleri inkar etmekle geçiriyor hayatı.

4. inkar etmek, huzursuzluk, tahammülsüzlük getiriyor. ne var işte bırak annen ayakkabılarını kapının yanında bırakıversin, mükemmel evinin havasını ne kadar bozabilir ki? ya da bırak masaya su dökülüversin. bırak biraz kusurlu olsun hayat. bırak çünkü sen ne kadar bırakmassan o, o kadar akamıyor işte. sen de boğuluyorsun, etrafındakiler de.

herşey Alper'in kendi tercihi ama yine de için burkuluyor. Alper'e kızmak istiyorsun ama tam olarak kötü biri değil ya, oh olsun diyemiyorsun onun mutsuzluğu karşısında. ve Ada'nın insanın kalbine dokunan o son sözleri. onun sevgisi, geçen zamanı anlatırken ona sevgilim diye hitap etmesi, bilmiyordun ama sen hep kollarımdaydın, dizimdeydin derken ki şefkati. o sırada Alper'in sahip olduğu herşey, o mükemmel hayat tüm anlamını yitiriyor. yalnızken mükemmel bir hayatın ne önemi var ki.

üzülüyorsun, vakit geç olmuş ya...