Thursday, 12 November 2009

"it will all be fine in the end"

sabah kahvaltıda, biraz endişeli ev arkadaşıma, "merak etme, en nihayetinde her şey güzel olacak" dedim.

az önce odama gelip haber verdi. her şey güzel olmuş.

"gün boyu senin söylediğin şeyi kendime tekrar ettim" dedi.

"it will all be fine in the end"

Sunday, 25 October 2009

Ünsal Oskay



Marmara İletişim'in 401 no'lu en büyük dersliği, onun derslerinde dolar taşardı. boş saatlerimizde bile eğer onun başka bir sınıfa dersi varsa kalkar, okul bahçesinin merdivenlerinde oturmak yerine (ki bu en güzel faaliyetlerden sayılırdı), onun dersine girer, onu dinlerdik. çünkü onun her dersi birbirinden farklıydı. çünkü o bile o gün o dersi nasıl işleyeceğini önceden bilmezdi. onunki yalnızca aynı konuyu çok farklı şekillerde anlatabilme yeteneği değildi. ondaki, bilgeliğin her seferinde farklı şekillerde tezahür etmesiydi. çünkü o öyle engin bir denizdi.

17 Ekim cumartesi gecesi vefatını öğrendiğimde, üzüntümün en büyük nedenlerinden biri, yerini dolduracak başka birinin olmamasıydı. onun gibi başka biri yok, ne olacak şimdi diye düşündüm. değeri bilinmedi diyemem. bu ülke ne kadar değer bilirse o kadar tanındı, o kadar göründü ve konuştu televizyonlarda. üzüntüm, doldurduğu o yer hep boş kalacak diye.

en çok hayatın eşitsizliklerinden bahsederdi. popüler kültürü ve popüler hayatı eleştirirdi. basitliği eleştirirdi. eleştirir, diğer yandan hayatın ne kadar değerli ve herşeye rağmen güzel olduğunu anlatırdı. doğru düzgün insan olmanın ve hayatı doğru düzgün yaşamanın inceliklerini anlatırdı. o yüzden derslerinden birinde bize bir ödev vermişti: bir yaz gecesi fethiye körfezi'nden denize girip, deniz kenarında kendi ellerimizle yaktığımız ızgarada balık yemeliydik. hayat eşit değil. ama o eşitsizlikleri çözebilecek değerler var içimizde, derdi.

anlatılabilecek biri değildi. çok ama çok güzel bir insandı. bazen kızar küfür de ederdi. bazen alabildiğine sevecen olurdu. ama kızarken de severken de hep bir şey anlatırdı. söylediği hiç bir şey boşa değildi. değersiz değildi. küfürleri bile bayağı değildi. hatta küfürleri küfür değildi, onun hem entellektüel olup hem de üst bir sınıfa ait olmayı reddedişiydi. aydın ya da entellektüel diye anılan pek çok kişiden farkı, onda o sınıfa ait kibir yoktu. bunu da bir meziyet olarak değil, olması gereken diye görürdü.

Diplomamı onun elinden aldım. Bir kaç televizyon kanalı, onun ölüm haberini verirken, bizim dönemin mezuniyet törenini ve onun elinden diplomamı aldığım kareleri kullanmış. hocamla son karelerimdi. öpüştük ve vedalaştık. ardından gözyaşı dökerken gururluydum, referanslarımı, diplomamı onun elinden aldım diye... hocamdı diye. onu tanıdım, dinledim, sevdim, anılarıma koydum diye...

Monday, 19 October 2009

haftasonu




güzel bir çay, güzel bir manzara, güzel bir sohbet... al sana mutluluk. yeter ki değerini bilenlerden ol.

Friday, 9 October 2009

yol arkadaşım

7 yıl önce satın aldığım, 4 sene kullandığım, 3 sene önce de buradan ayrılırken satmak zorunda kaldığım bisikletim geldi ve beni buldu. Evet evet, geldi buldu beni.

Yaşlanmış, paslanmış ama ta kendisi. Benim yol arkadaşım. Departmanın önünde ve benim penceremin altında bisiklet park yerinde kilitli duruyor. Günde kaç kere bakıyorum, sabah akşam kontrol ediyorum, gitmiş mi, yerinden oynamış mı, ama yok, gelen giden yok, onu oradan alıp başka bir gün başka bir yere park eden yok. Orada penceremin altında duruyor benim sadık Küheylanım. Gelmiş bulmuş beni. Öyle hoşuma gidiyor ki pencereden aşağı baktığımda onu orada görmek. Bazı bağlar hiç kopmuyor.

Monday, 28 September 2009

alt yazı

kızgın konuşmalarıma şahit olan arkadaşım, senin gerçekte böyle hissettiğine inanmıyorum dedi.

ne sanıyorsun dedim, bütün kızgınlığım sevgimden.

bazen insanlara alt yazı geçmek gerekiyor.

Thursday, 24 September 2009

sonbahar ve huzur

fark ettim ki benim için huzur, uyum demek.

yapmak istediklerim ve yapabileceklerim arasında bir uyum olduğunda... düşünce ve değerleri benimkilerle uyumlu insanlarla olduğumda... söylediği ile yaptığı uyumlu bir insan olabildiğimde... yani etrafımda ve içimde uyum hakim olduğunda, kendimi huzurlu hissediyorum.

şu son zamanda, benim için sonbahar, huzur demek oldu.

tüm yaz boyunca, güneşli ve cıvıl cıvıl bir dış dünya ile, buz gibi bir iç dünya arasında, bir tezatlık içinde yaşadım. tezatlıklar, uzun mesafede yoruyorlar.

şimdi ise sonbahar... sakinliği, kendi halindeliği özendiren şu günler ruhuma öyle uygun ki, aylar sonra içim ve dışım arasında bir uyum hissediyorum. doğa ile uyum içindeyim. o da benim gibi kendine dönüyor, kendini dinliyor, konuşmaktan çok düşünüyor. ona en çok hüzün kelimesini uygun görmüşler ama bu hep tebessümle karışık bir hüzün. şimdi anlıyorum çünkü sonbahar ve ben ilk kez bu kadar uyumluyuz.

aylar sonra dış dünya, iç dünyama ayak uyduruyor. ve fark ediyorum ki benim için huzur, uyum demek.

Tuesday, 1 September 2009

bu böyle...

Benim gibi derdini kendine saklayan biri için aşağıda yazdıklarımı başkalarının da okuyabileceği bir yerde paylaşmak pek olağan bir şey değil. Ama zor zamanlarımda bana en büyük desteği veren dostlarım, bu acıları daha önce yaşamış olanlardı. Ve işte yaşadıklarımı buraya not ettim. Olur da acıda olan biri bunları okursa, kendini yalnız hissetmesin. Ve buraya not ettim, çünkü insan unutuyor. Güzellikleri, mutlulukları unuttuğu gibi, nereden nereye geldiğini unutuyor. Geçmiş yıllarda bloga yazdıklarıma dönüp baktım. İlk pizza deneyimimden tut da, Stavanger’deki güzel retro dükkanına ve daha başka görüp yaşadıklarıma kadar bana hatırlattıkları için mutlu oldum. İyi ki not etmişim dedim, yoksa unuturdum. Eşyalarımı da bu yüzden seviyorum. Mavi renkli, ucu turuncu şeritli çay kupam, bana en güzel yıllarımı hatırlattığı için değerli. Zaman geçiyor ve elimizde yaşadıklarımız kalıyor. Onları unutmak ise insanı vefasız ve riyakar kılıyor. Bugünü yaşıyoruz diye dünü unutacaksak, boşa geçmiş sayılmaz mı zaman? İşte bu anımı da bu sebeple not ettim. Unutmayayım diye. Acıyı hatırlamak için değil, geçtiğim yolları hatırlamak için.

İnsan hep yeni bir şeyler öğreniyor. Ama en önemlisi, iyiye ve güzele olan inancını yitirmemek. Çok şey öğrendim canım yanarken ve sonrasında. Ama inandıklarımı tümden yitirmiş değilim. Özümü yitirmedim çok şükür. Hala güzelliklere inanıyorum. Hala iyi günde kötü günde birbirinin elini bırakmamaya inanıyorum. Hala samimiyete inanıyorum. Ama samimiyet için bir güler yüzden çok daha fazlasının gerektiğini öğrendim. Ve her gülümseyişin samimi olmadığını öğrendim. Hayat hep yeni şeyler öğretiyor. Ve kim olduğumuz, biz o zor yollardan geçerken yaptıklarımız ve yapmadıklarımızla ortaya çıkıyor, yani biz sınanırken. Anladım ki değer verdiğim, koşullarla inandıklarını değiştirenler değil, zor koşullarda pusulasını kaybetmeyenler. Ve doğru düzgün insanın pusulası her koşul altında güzel insan olmayı gösteriyor.

Hiçbir şeyi aşmış değilim. Her şeyi öğrenmiş hiç değilim. Hayat daha çok şaşırtacak çünkü hayat böyle. Ama gülümsemeyi unutmamak, kalbini birileri yüzünden karartmamak her şeyden daha önemli. Çünkü insan asıl o zaman yitiriyor. Elbette içimi her türlü olumsuz duygudan arındırmış değilim. Mutlu sonla bitmeyen filmlere kızdığım gibi, şimdi ona kızıyorum. Ama biliyorum da, her ne kadar acımız karşımızdakinin umursamazlığı ile büyüse de, Aşk’ta yazdığı gibi, “Hiçbir katil kurtulamamıştır kurbanın emanetini yüklenmekten” (sf: 39). Ve ben şu durumda ancak, vicdanımın hafifliği için kendi hesabıma şükredebilirim, bunun ne denli önemli olduğunu bilerek.

Her şeyde bir hayır var. O yüzden bunlar oldu diye çırpınmaya, telaşa, korkuya gerek yok. Sakinlik ve dinginlik daha güzel. Hem ne diyor: “Bir hüzün, bir saadet. Böyledir hayat. Hoş bir kararda, ahenk içinde, dengede” (Aşk, sf: 142).

Bugün kendime yeni bir Fransız bere aldım. Soğuk günler için. Burada sonbahar çoktan geldi. Birazdan earl grey çayımı koyup, dün yaptığım ıslak kekten bir dilim kesicem. İyiyim, çok şükür.