18 Temmuz 2009 Cumartesi

...

ayrılığın en güzel yanı, kavuşma faslı. inşallah yine kavuşmak dileklerimle...

kavuşuncaya dek, Dawson's Creek'ten şu sahne kalsın aklımızda. Dawson ve Joey, birlikte Age of Innocence (Masumiyet Çağı) filmini seyretmekteler. Dawson, film bitmeden televizyonu kapatır.

Joey: Hey there, abrupt?

Dawson: I've had enough unrequited love for one evening, okay? It's... it's too torturous.

Joey: I wonder what sick part of me thrives on movies with these kinds of love stories.

Dawson: The ones that end unhappily?

Joey: No. The kinds that never really end. I mean, think about it. To continue loving somebody even though there's no chance of that love ever thriving... that's romance.

Dawson: That is tragedy.

Joey: Not all love stories have a built in happy ending, Dawson.

Dawson: But why revel in the ones that don't?

Joey: I'm sorry...sad stories are just more powerful... I prefer them.

Dawson: Well, then do you think that...

(Dawson thinks. Joey looks at him.)

Joey: Speak.

Dawson: Do you think that that kind of a preference has an affect on your own love story?

Joey: It absolutely does.

Dawson: And that doesn't worry you?

Joey: No. Because the effect is positive. It's movies like these that remind me of how unmovable and powerful love can be.

Dawson: But they don't end happily. I mean, Daniel Day Lewis never gets Michelle Pfeiffer.

Joey: It's not their fault! It's just the circumstances.

Dawson: But what good is their love if it's not strong enough to overcome those circumstances?

Joey: Because in spite of the circumstances... they never stop loving.

Dawson: So tell me, Joey Potter...

Joey: Hmm?

Dawson: (sincerely) Will you always love me? No matter what the circumstances?

(Joey smiles and kisses him.)

Joey: It doesn't matter. We get the happy ending.

10 Temmuz 2009 Cuma

Mottom

Hayat, basit oldu mu güzel. Aynı yeni mottom gibi.


Yanında iyi ve akıllı insanları bulundur.

Çünkü iyi olmak tek başına yeterli değil. İyi kalpli olsa dahi salak insan, farkında olmadan seni de beraberinde boka sürükler. Salak insan göremez, algılayamaz, bataktan çıkamaz. Boku temizlemekse sana düşer. Keyfinden çalmakla kalır.


Temizlik yapıyorum hayatımda. İyi ve akıllı insan diyorum. Bu kadar.

26 Haziran 2009 Cuma

Aşk ve Gurur

okurken her defasında kendimi bir ayinin ortasındaymışım gibi hissederim. sadece güzel bir kitap okumanın verdiği keyif değil, çok daha başka şeyler var orada. Bay Darcy var bir kere, burnundan kıl aldırtmayan ama sevdiği kadının onuru ve iyiliği için yapmayacağı şey olmayan Bay Darcy. bunları yaparken de bas bas bağırmayan, teşekkür beklemeyen, görevini yapıp sessizce duran Bay Darcy. Tavşan, filmini yazmış geçen gün. Keira Knightley'nin oynadığı. ben de onun yazısına yorum bıraktım. sonra düşündüm, ben nasıl Aşk ve Gurur aşkım konusunda daha önce yazmadım. sonra dedim, şimdilik Tavşan'a bıraktığım yorumu koyayım buraya, sonra yazımı yazarım...

Blogger müzi dedi ki...

tavşannn,
bak kızma ama, :)), sen filmi beğendim dediğinde ve de colin firth'ten pek hazetmediğini söylediğinde, diziyi seyretmediğini aklımdan geçirmiştim. aslında haklısın, bu biraz haksızlık, film dizinin gölgesinde kalıyor ve kendi kriterleri içinde değerlendirilmiyor. ama konu Aşk ve Gurur (sen doğru tercümesini vermişsin tabi [Gurur ve Önyargı], ama bu da kalıplaşmış ya, sanki Aşk ve Gurur demeden olmuyor), ne diyordum, konu Aşk ve Gurur olduğunda çok katı kriterlerim var benim. o dizi öyle müthiş bir dizi ki, filmin yapılmasına hiç gerek yoktu. o diziyi ben hala kütüphaneden alıp izliyorum. kitabı 3 kez okudum, bu aralar yeniden okumaya başlarım. O benim başucu kitabım, en kıymetli hazinem..

Bay Darcy meselesine gelince... benim ilk ve en uzun süreli aşkım... Bay Darcy demek Colin Firth demek, Colin Firth demek Bay Darcy demek. Hem de ben önce kitabı okumuş, sonra diziyi izlemiştim, ve Colin Firth gerçekten Bay Darcy idi. Başkası olmazdı, olamazdı. Bridget Jones'ta da Bay Darcy rolünde Colin Firth vardır, bilirsin. e bunun tek bir nedeni var... çünkü Bay Darcy demek Colin Firth demek :))

filme gelince... tüm bunların gölgesinde silindi gitti film. izlemiştim ama inan kafamda filme ait hiç bir özellik kalmadı. Aşk ve Gurur dedin mi, o konuda tek bir kitap ve tek bir dizi tanırım. tutucuyum bu konuda evet :)))


12 Haziran 2009 Cuma

birey vs. toplum

biraz önce sugibi'yi okuyordum. anlattığı bir konuda içim ezildi. bir yakınının başına gelenlerden yola çıkarak aldatmak konusunu yazmış. kadın 9 aylık hamileyken, kocası başka birine aşık olduğunu ve boşanmak istediğini söylüyor. daha sonra da boşanılıyor.

aşk için her şey yapılır deriz ya, yok ya, aşk için her şey yapılmaz. şu yukarıda sözü geçen aşka zerre kadar saygı duymuyorum. bunun gibilerinin dilinde, insanın adiliğini örtmek için kullandığı bir laf olup çıkıyor aşk. aşk insanı yüceltir, ama bu gibilerini yerin dibine sokuyor. yaptığınız adiliğin adını aşk koymayın. adiyim deyin, aşağılık herifin, şerefsizin tekiyim deyin, ama aşığım o yüzden demeyin.

bir de o adamla birlikte olmayı seçmiş kadın (metres) var tabi. kadınlar hayatta yeteri kadar haksızlığa uğruyor zaten. o yüzden kadınların birbirlerine arka çıkmaları gerektiğine inanıyorum. ama bu türler yüzünden utanıyorum kadınlığımdan. kadın demeyelim bunlara, arsız diyelim, rezil diyelim ama kadın demeyelim.

geçen gün konuşuyorduk. şu modernitenin getirdiği bireyselliğin ardından ahlak ve toplum değerlerinin önem kaybetmesi, aslında toplumu çok savunmasız bırakıyor. batı medeniyeti ile yaygınlaşan bireysel yaşam, "çünkü ben öyle istiyorum" cevabının yeterli olduğuna kanaat getiriyor. insan çıkarını her şeyden üstün görüyor. bunun akabinde sorumluluk, mantık ve yanlış-doğru gibi kavramlar değerini yitiriyor. "çünkü ben öyle istiyorum" cevabı başlı başına yeterli sayılıyor.

bireyselliğin kötü yanı, insanın arızalı bir varlık olduğunu hesaba katmaması. gazetelerin üçüncü sayfa haberleri, insanın hür iradesiyle kendine ve başkalarına yaptıklarını yazar. üçüncü sayfalar, insanın ne kadar zayıf/cani/aptal bir varlık olabildiğine dair en güzel kanıttır. zor hayat şartlarında düzgün kalabilmek güçlü bir kişilik gerektirir. işte toplumsal/ahlaki değerler de, insanın zayıflık gösterebileceği zor dönemlerde, insana kılavuzluk ederler.

işte modern toplum, bireyselliği öne çıkarıp toplum değerlerini kenara atarken, aslında kendi kolunu kesiyor. çünkü kendini istediği gibi davranmakta hür gören birey, yine kendi gibi düşünen ve değerlerden çok kendi bireysel çıkarlarına önem veren biri tarafından dolandırılabiliyor, aldatılabiliyor, kandırılabiliyor.

en başa dönecek olursak, hamile karısını terk eden adam ve evli adamı ayartan kadın, aynı şey başlarına geldiğinde, şikayet etme hakkına sahip değiller. çünkü karşılarındaki insanlar da aynen kendileri gibi, kişisel istek ve ihtiyaçlarını herşeylerden üstün tutarak hareket ediyor olacaklar.

bu da pek öğretici bir yazı oldu sanki... halbuki sırf sinirimden başlamıştım yazmaya...

19 Mayıs 2009 Salı

başka bir ben

bugünlerde bir başka biri olma isteği var içimde. eskiden hoş karşılamadığım ama bugün sahip olmak istediğim bazı karakter özellikleri var.

en basitinden patavatsız biri olmak var aklımda. dediğim nereye gider diye düşünmeden, aklımdan geçeni ölçüp biçmeden pat diye söylemek var. patavatsız kelimesi, aklından geçeni pat diye söylemekten mi geliyor acaba. öyle olsa ne güzel olur.

sonra... biraz sağı solu belli olmayan insanlardan olup, insanları korkutayım. hani delidir bu, ilişmeyelim deriz ya birileri için, dediklerine karşı gelmeyiz ya da söyleyeceklerimizi önceden tartarız aman dikkat edelim delidir bu deriz. işte ben o deli olmak istiyorum. insanlar benle konuşurken önce bir düşünsün, öyle söylesin istiyorum. bilsinler, ben patavatsız ve deliyim, yeri gelirse kırarım.

sonra... umursamaz biri olayım. bir şey mi yaptım ya da söyledim, "söyledim kardeşim, içimden bu geldi, aklımdan bu geçti, bunu hak etti", deyip kestirip atayım ama sonra o konuyu kafamda hiiiç tartmamayım. vicdan muhasebesi yapmayayım. yapayım ve geçeyim, öyle umursamaz olayım.

sonra, fırıldaklığa varacak şekilde pembe gözlüklü olayım. mesela, yolunda gitmeyen şeyler olduğunda, işler planladığım gibi gitmediğinde, "yok aslında benim kafamdaki tam da bu şekliydi" diyeyim. ve o şekli hemen benimseyeyim. o olmadıysa bu diyeyim. olanı seveyim ve olmayan için dertler edinmeyeyim. kolay sileyim yani kafamdakini ve önümdekini de kolay benimseyeyim.

bir de şu basit yaşam var ya, onu başaracak kadar basitleştireyim düşüncelerimi. adil olmak ve haksızlık etmemek adına o kadar çok düşünüyorum ki ara tonları, halbuki siyah siyahtır, beyaz da beyaz diyeyim. iyi iyidir, kötü de kötü. ama'lar olmasın. bir de şuradan bak olmasın. buradan baktım ve bunu gördüm diyeyim. bitti tamam kes kafamı ütüleme diyeyim.

olmaz, olunmaz diye bir şey yok. insan dener, bakar, hoşuna giderse benimser.

13 Mayıs 2009 Çarşamba

kavga etme sanatı


kırılgan, alıngan insanları pek tutmam. hani laf edilmeyecek, hep gönlü hoş tutulacak, yüzüne bir şey söylenmeyecek ve söylendiğinde cevap vermek yerine küsüp, surat asacak, gurur yapacak, sessiz sedasız köşesine çekilecek türden.

uyumsuzluktan da hoşlanmam. insan ne zaman diretmesi gerektiğini, ne zaman sırf karşısındakinin gönlü hoş olsun diye peki demesini de bilmeli. peki dersem pes etmiş olurum, kaybederim gibi gereksiz gururlara girmeyecek.

kavgacı olmak güzel değil ama yeri geldi mi kavga etmesini de bileceksin. öyle kaçak dövüşür gibi laf aralarında ufak ufak sinir bozucu laflar sokuşturmayacak, istediğin kavgaysa adamakıllı kavga edeceksin. kavgadan kastım, bağırıp çağırmak istediğin o an gelip çattığında, söyleyeceksin derdini bağıra bağıra, o da cevap verecek sana yine bağıra çağıra. ama hakaret etmeyeceksin. bel altı vurmayacaksın. her işin bir raconu var, sen de öyle kavga edeceksin.

makul bir süre sonra sinirler dindiğinde, kavga eden sanki sen değilmişsin gibi, "çay içer misin?" diyeceksin. o da "içerim" diyecek.

surat asma uzamayacak. gurur yapmayacaksın. o kavga orada kalacak. kırılmayacaksın. gücenmeyeceksin. kin tutmayacaksın. anlaşmazlık hala geçmemiş, hala başka kulvarlardaysanız, yine konuşarak orta yolu bulmaya çalışacaksın. yine kavga edersen yine barışacaksın.

yoksa her çarpışmada kırılacaksan, köşene çekileceksen, küçük çocuklar gibi surat asacaksan, çekilmiyor. hiç.

24 Nisan 2009 Cuma

yara izi

hande ile en büyük derdimiz, ikimiz de bisikletlerimiz üzerindeyken elele tutuşmak ve bir süre öyle gidebilmekti. ya onun ya da benim yüzümden bir türlü aynı hızı tutturamaz, istediğimiz kadar uzun süre gidemeden bırakmak zorunda kalırdık ellerimizi.

yine bisiklet üzerinde ki denemelerimizden birinde aynı hızı tutturamadık ve o dengesini kaybetti. ellerimizi bırakmamız gereken yerde elimi bırakmadı ve onunla birlikte ben de sürüklendim. kızmıştım çünkü elimi bıraksaydı ben düşmeyebilirdim. dizlerimdeki çocukluk hatırası yara izlerinden biri eksik kalabilirdi. ama olmadı.

bazen, elini tuttuğunuz kişi dengesini kaybedip düşebiliyor. ve düşerken sizi de beraberinde sürükleyebiliyor. canınız yanmış dizleriniz kanarken kızıp bağırıyorsunuz. benim de düşmeme neden oldun diye kızıyorsunuz. oysa yapmanız gereken nefesinizi bağırarak harcamak değil, yaranın üzerine üflemek. bir müddet sonra nefesiniz tükeniyor. o yüzden yara merhemini de bir yerlerden bulup getirmek ve paylaşmasını bilmek gerekiyor.

her yara zamanla geçer ama siz izin vermez, kaşımaya devam ederseniz iyileşmiyor. önce kabuk tutması gerek. onu başka darbelerden korumak gerek çünkü en ufak bir darbede acıyor hatta yeniden kanıyor. yarayı iyileştirmek özen istiyor, sabır istiyor.

bazen izi kalıyor yaranın. ama iyidir yara izleri. estetiği bozmaz. tam aksine, hayatı boşa geçirmediğini, yaşadığını gösterir. "çocukken sokaklarda oynadım, düştüm ve kalktım ben" dersin böbürlenerek. dizindeki her yara izine bakarak, zamanında her biri için nasıl ağladığını, her birinin canını nasıl yaktığını, ama zamanla onlardan geriye şu artık acımayan izlerin kaldığını hatırlarsın. ve o izler olmasa unutacağın eski acılarını...

dizimde bir sürü yara izi... hangisi hande'yle düşmemden kalma biliyorum. o gün canımın nasıl yandığını, ağladığımı hatırlayabiliyorum. izi burda. ama dokunsam acımaz.