27 Şubat 2008 Çarşamba
yasak kardesim yasak!
valla kardesim burada o kadar okuyoruz ediyoruz denilen hep ayni sey, yasakci memleketler gericidir. ben de dusunuyorum, bizi gerici yapan turbani yasaklamak mi, yoksa universiteye turbanli kizlari kabul etmek mi? o kadar icim daraliyor ki hepsini birbirine vurmak istiyorum. yasakcilari da, dini kullananlari da. arada kendi hur inanciyla kapanan ve benim birsey demeye hakkimin olmadigi bir kesim kaliyor. onlari ne yapayim diye dusunuyorum. valla bu ulke boyle yasakci bir ulke kardes, hepimiz bir sekilde cekiyoruz senin cekecegin de buymus diyorum kiza. kiz surat asip gidiyor sonra.
ben universitede turban yasagina karsiyim. turbanli kizlarin okumasina engel olup da onlari kucuk dunyalarina hapsetmeye, ufuklarini acmalarina engel olmaya karsiyim. onlarin da diplomalari olmali, is hayatina atilabilmeli ve bir erkegin eline bakmamalilar diye turban yasagina karsiyim.
turbanli olsun olmasin, herkesin egitimli olmasindan yanayim. dusmanimin bile egitimli olmasini isterim ben. bir cahille tartismak, kavga etmek bile istemem. cahile tahammul edemem.
gerci universite okumakla cahillik geciyor mu? ne universiteliler gorduk biz, zaten yoktular. yok olasicalar.
20 Şubat 2008 Çarşamba
insanlik ve Bauman
Zygmunt Bauman der ki, ahlak / etik / erdem (morality) insanligin en onemli degeridir. Etik olmak, sadece bizim gibi olana degil, bizden farkli olana da adil olmayi gerektirir. Karisi Janina Bauman, Nazi kamplarinda yasadigi zulmu anlattigi kitabinda soyle der: Zalimin en zalim yani, kurbanlarini yok etmeden once onlara insanlik disi davranmasidir. Ve savaslarin en zoru, bu insanlik disi durumlarda insan kalabilmektir.
Bu savasi, modern hayatin icinde cesitli sekillerde dusunebilirsiniz. Hakkiniz yendiginde haksizlik yapmamak, zalimlige ugradiginizda ayni sekilde cevap vermemek, ya da zora dustugunuzde insanliginizi kaybetmemek adina verdiginiz savaslarin tumu bu ornege girer. Insanlik degerlerinizi kaybetmemek icin verilmis savaslardir hepsi, sonunda kotu duruma duseceginizi bilseniz bile.
Modern hayati analiz eden calismalariyla taninan Zygmunt Bauman, hayatta en beter asagilanmanin fakirlik oldugunu soyler. Fakirlik derken, bunu basit anlaminda degil de Afrika’daki, ya da Turkiye’nin doguda kirsal kesimlerindeki, insanlarin kendi baslarina cozum bulamadigi fakirlik anlaminda dusunun. Fakirligin en berbat yani, baska yerlerde insanlarin bambaska sartlarda yasadigini bilmektir. Bu tanimdaki fakirlik terkedilmisligin, bir basina birakilmisligin, umursamamanin getirdigi bir fakirliktir.
Bunlari okurken aklima geldi. Hani eskiden televoleler vardi, Turkiye’nin %1’lik kesiminin nasil yasadigini tum Turkiye’ye seyrettiren su magazin programlari. O programlari seyreden Anadolu’nun, dogunun ucra koylerinde yasayan insanlar, Istanbul’da herkesin oyle yasadigini dusunurlermis. Kim oldugunu hatirlayamiyorum su an, ama taninmis biri soyle yazmisti: “Bu programlari seyrettikce insanin komunist olasi geliyor”.
Kucuktum, ya ortaokul ya da lise caglarimda. Istanbul’da bir askerin telefon kulubesindeki konusmasina sahit olmustum. Sivesinden belli oluyordu dogulu oldugu ve telefondaki kisiye soyle diyordu: “Telefona benzer bir sey var oradan su akiyor, oyle yikaniyoruz”.
Okurken bunlar geldi aklima.
Conversations with Zygmunt Bauman. Z.Bauman & K.Tester (2001).
15 Şubat 2008 Cuma
rapor
o yuzdendir sessizligim.
bu yaziyi da kutuphaneden yaziyorum.
5 dakika icinde kapanacak kutuphane.
ay iceride kapali kalmayayim...
1 Şubat 2008 Cuma
bir doktoracinin gunlugu...
29 Ocak 2008 Salı
...
bilmemenin, yabanci olmanin ne demek oldugunu o donem ogrendim.
simdi ise, ucak alcalmis ve ingiltere'ye yukaridan bakiyorken, 'eve geldim' diye geciriyorum icimden.
mutluluktan meksika halk sarkilari caliyor icimde.
havaalanindan cikmis, yaklasik 2 saat surecek tren yolculuguna baslamisken, nasil da huzurlu hissediyorum kendimi. bilmek, kendimi iyi hissettiriyor.
tren biletini alirken 'ne kadar' diye sormuyorum, ya da 'hangi trene binmeliyim', 'hangi durakta inecegim' diye endiselenmiyorum, gidecegim yeri biliyorum. yiyecek bir seyler alirken hazir sandvicler arasinda hangisini en cok sevdigimi, yaninda hangi gazeteyi alacagimi onceden biliyorum.
boyle kucuk seyler nasil da etkiliyor nasil hissettigimi. gulumsuyorum.
insan ne kadar bilirse, yabanciligi o kadar azaliyor. yabancilik azalinca, evinde hissettigi, burali olmayla ilintili huzuru yakalayabiliyor (burali olmakla, buraya ait olmak karistirilmamali ama. ikisi her zaman ayni sey degil. ve ikisi arasindaki fark kimileri icin onemli bir anlam ifade edebiliyor).
dun, yine biraktim ingiltere'yi. 'kisa surede gorusmek uzere' deyip, buradaki evime dondum. burasi biraktigim gibi, her yer bembeyaz. kar yagiyor, gecen haftasonundan beri simdi kuzeye yonelmis bir firtina varmis.
olsun dedim, ben de senin beyazligini severim.
bu bembeyazligin da kendine ozgu bir huzuru var. ama baska iste.
burada hissettigim huzur, kucukken filmlerde gordugum dag evlerinin icinde yasanan huzura benziyor. hani kirmizi perdeli ahsap bir evde, pencereden, yagan kar gorunur. iceride, somineden gelen citirtilar duyulur. sen somine onundeki kanepede, los isikta, kucaginda battaniye kitap okursun. fonda da norah jones ya da jack johnson calsin.
buradaki huzur, bu tablodakini animsatiyor. en azindan simdilik. belki tanidikca, dilini konustukca baskalasacak anlami.
bu huzur ile bir once anlattigim huzur birlestiginde nasil da huzurlu olur ama hayat, degil mi?
17 Ocak 2008 Perşembe
i will survive...
kendime de kiziyorum, yeteri kadar kinci olamadigim icin; her seferinde kesip atacagim dememe ragmen kimseyle kus kalamadigim icin. dayanamiyorum kus olmaya, istiyorum ki ortada kotu birsey kalmasin. her sey guzel olsun, biz guzel olalim.
istiyorum ki eskiden birlikte sarki soyledigimiz gunler gibi olsun.
o gece en sevdigimiz cafede oturup konusurken, sen hayatinin asil detaylarini es gecip isten gucten, ekten puften bahsediyorken bana, anladim, kizgindin hala, tavirliydin.
oysa bu tavrina ragmen nasil da guzel gulumseyebiliyordun.
o gece ben, 'kizmiyorum kimseye, iyi bir insan olmak kolay degil' dedigimde, sen, 'bence kolay' dedin. o an hatirladim, iki kardes gibi buyumus bizler nasil da farkliydik birbirimizden. sen hep kendinden emin, bilmis bilmis dolanirken, benim kafam hep acabalarla, soru isaretleriyle doluydu. gerci hala oyle ya...
ama dert degil, iyiyim ben boyle; hem ogrendim ki en cok yanilanlar en cok emin olanlar oluyor.
sana ne kadar yanildigini soylemedim en son yazismamizda. sen beni suclayan onca seyi siralamisken verecek cok cevabim vardi oysa. cevap vermedim cunku derdim hakli olmak degildi. o yuzden 'ne olduysa oldu, bosverelim' diyordum sana. sense, bunu bunu yaptin diyordun bana.
soylediklerin arasinda dogru olanlar da vardi, yanlis bildiklerin de, yanlis yorumladiklarin da. ama cevap vermedim soylediklerine. senin nasil da uzulmedigini gordukten sonra bir onemi yoktu. bir de istemedim, agiz dalasina girmis gibi olmayalim dedim. daha da kotu olmasin diye savunmadim bile kendimi.
benim suskunlugum senin hakliligin olacak simdi. bunu da dusundum. ama sorun degil dedim. hakli olmak degildi derdim. iyi olalim istedim.
bunlari yazarken aklimda calan sarki cok daha baskaydi. "Sen hep benim yanımdasın" diyordu. ama sonra daha neseli seyler dinlemek istedim.
bu sarkiyla cok daha farkli bir anlam kazandi bu yazi. ben bunu daha cok sevdim. universite yillarimda nasil da ust uste dinlerdim bu cover'i. simdi o yillara goturdu beni, ve yine guzel hissettirdi. bu sarkidan sonra albumun geri kalanina devam edecegim ... bazi dostluklar zamana yenilmiyor.
hep sevgimle
14 Ocak 2008 Pazartesi
Oslo - part 2
Oslo turumuza kaldigimiz yerden devam ediyoruz. Bu turumuzda ilk duragimiz Nobel Baris Merkezi (Nobel Peace Center).
Nobel Baris Odulu, Norvec Nobel Komitesi tarafindan Oslo'da veriliyor. 1901'dan bu yana verilen odulun 2007 sahipleri kuresel isinmaya dikkat ceken calismalarindan oturu BM bunyesinde calisan Uluslararasi Iklim Degisimi Kurumu (Intergovernmental Panel on Climate Change) ve eski ABD baskan yardimcisi Al Gore idi.
Bugun, Baris Komitesi'nin merkez binasi bir muze gibi degil de, savas, baris ve uluslararasi catismalarin cozumune yonelik tartismalar, seminer ve sergiler icin ortak bir bulusma yeri olarak kullaniliyor.
Viking Gemileri Muzesi (Vikingskipshuset)
Baristan soz ettikten sonra belki biraz abes kacacak ama bir sonraki duragimiz savasci Vikingler ve Viking Gemileri Muzesi (Vikingskipshuset). Birazcik tarihi bilgi vermek gerekirse, Viking Donemi, 800-1050 yillari arasi kabul ediliyor. Denizcilikte usta olan Vikingler, hizli ve kolay manevra yapabilen gemiler insa etmis ve bunlarla dunyanin pek cok yerine gitmisler. Donemin daha 9 ve 11. yuzyillar arasi oldugu ve bu gemilerle Amerika'ya gidip geldikleri dusunulurse, ne denli usta denizci olduklari daha kolay anlasilabiliyor. Vikingler, ozellikle Avrupa'nin bati kiyilarinda teror estirmisler.
Muzenin basrol oyunculari, 2 sahane Viking gemisi. Ucuncu geminin ise yalnizca kalintilari sergilenmekte. Altta gorulen, Oseberg Gemisi, 9.yy'dan kalma ve 22 metre uzunlugunda.
Oslo'da yeme-icme
Oslo gezimiz uzerine yazacaklarimin sonuncusu ise yeme-icme uzerine. Norvec mutfagi dendi mi akla ilk gelen elbette balik. En geleneksel Norvec yemegi ise somon fume. Diger cesit baliklarin yaninda geyik, kuzu ve ordek eti de Norvec mutfaginin klasiklerinden. Ancak her kultur gibi modern Norvec mutfagi da uluslararasilasmadan nasibini aliyor. Bugun Norvec restoranlarinda pizza, makarna gibi yemeklerin cesitliligi klasik Norvec yemeklerini koseye kistirmis durumda.
Fiyat konusunda ise Norvec cep yakan bir ulke. En pahali ulkeler listesinde bir kac kere ilk sirada yer almis. Mutevazi deneyimlerim maalesef bu arastirmalari dogrular nitelikte.
Norvec mutfagindan bahsediyorum ama biz kari-koca Meksika mutfagi asiklari olarak, Oslo'daki son gecemizi bir 'Mexican Night-Out'a cevirmeye karar verdik:). Yolu Oslo'dan gecenlere, "3 Brødre" ve 'quesadilla'lari siddetle tavsiye olunur.
Hani Istanbullular Bursa'ya kebap yemeye giderler ya, ben de Oslo'ya quesadilla yemeye gitsem yeridir, o kadar yani.