Çiz beyaz haritalara mor kalemle
Hiç görülmedik yepyeni kentleri
Hep oralara götür beni
Seninle olunca sıkılmam giderim
Çocuk yüreğinle sen kurarsın
Köprüleri alanları kuleleri
Panayırları ve çocuk bahçelerini
Çiz haritaların en güzel yerine
En güzel günleri ve geceleri
Seninle olunca çekinmem giderim
O kentlere yolcu diye çiz beni
Biletim pardesüm şemsiyem şapkam
Yüreğimde sevincim kafamda düşüncem
Nasıl da çok karıştık birbirimize
Bu el hangimizin eli
Bu saçlar hangimizin
Senin gittiğin her yere giderim
- Afşar Timuçin'den bir şiir. bu havalarda başka yerler, mevsimler hayal etmek için birebir... şarkıyı da çok seviyorum.
- gecem gündüzüm yine birbirine girmişti. sabahın köründe giriyordum yatağa. gün ortası uyanıyordum. şimdi biraz daha iyiyim. mesela gün aydınlanmadan yatabiliyorum:). bu sefer de hemen uyuyamıyorum. öyle olunca yatakta radyo dinliyorum.
- ne zevkli şey radyo dinlemek..
- bu aralar gözümü kapadığımda hep aynı şeyi hayal ediyorum. uçsuz bucaksız yemyeşil kırlar üzerinde bir yaz elbisesiyle ben.. belli ki kıştan bunalmışım.
- Bugün 1 Mart. havalar hissettirmese de resmi olarak ilk bahar ayına girdik. cemrelerin ilk ikisi de düştü zaten. başlı başına sevinme sebebi... 1 Mart'ımız, ve bahar müjdecisi cemrelerimiz kutlu olsun :)
sevdiğim insanların kötü bir şey yapmalarından korkar gibi, sevdiğim şarkıcıların kötü işler yapmasından da korkarım. çünkü yollar bi ayrıldı mı birleşmesi zordur...
işte öyle dinledim albümü, dinlerken şarkı sözlerini okudum. bazılarını tekrar okudum. şiir okur gibi.
"rüzgar okşa onun saçlarını benim yerime fısılda kulağına sevdiğimi
rüzgar dolaş onun etrafında dön gel bana getir bıraktığım nefesi.
tut kollarımdan kırık dallarımdan al sürükle götür beni yarına..."
göksel'i sevmenin bir hikayesi var aslında. onunla bir kader ortaklığımız olduğunu düşünürüm. hayatımızda benzer şeyleri eşzamanlı yaşamış olduğumuzu medyadan bilirim. o yüzden hislerimin tercümanı olma görevini üstlenir benim için. onu dinlerken, "evet arkadaşım çok haklısın bu dediğinde, aynen öyleyim işte" derim. onun da "merak etme canım, ben anlattım derdimizi" dediğini duyarım.
"yine böyle bir akşamdı
sen gülüyordun ya gözlerimin içine
fesleğenler boy vermişti
gökten parlak bir yıldız düştü peşime"
zamanında bir bilirkişi, sevme şeklimizin karşımızdakine değil, kişinin kendi karakterine bağlı olduğunu söylemişti bana. mesela herkesin sevmeyi bilmediğini... birini çok seviyorsak, bu sadece o çok güzel ya da sevilesi olduğu için değildir, sevmeyi becerebildiğimiz içindir demişti. herkes kendi yüreğince sever demişti.
aşk içinde benliği eritebilmek, benlikten geçip sevgiliyle "bir" olabilmek... bunlar sevmeyi bilmeyen yüreğin yapabileceği şeyler değil. karşısındaki ne kadar güzel olursa olsun...
sevgili blog, imreneceğim bir şey varsa şu dünyada, o da birbirini bulmuş böylesi iki yürektir.
aldığım hayat derslerine rağmen zerre kıskanmıyorum parayla satın alınan bir şeyi. ama şu aşağıda kelimelere dökülmüş, sevgiyle örülmüş hayatı okudukça burnumun direği sızlıyor. sevmek böyle olmuyorsa varsın eksik kalsın diyorum...
ve birbirinden 5 yıl önce bugün koparılmış iki yüreği düşündükçe, şairin dediği gibi, "insan olan yerlerim çok ağrıyor".
''...rakel'i ilkin 9 yaşında tanımıştım. ta o yaşta kanım fena ısınmış olmalı ki daha sonra o nereye gittiyse ben de bir yolunu bulup peşinden gittim.
...başlangıçta uzunca yıllar rakel'in böyle bir sevdadan hiç haberi olmadı... tam manasıyla platonik bir sevdaydı benimkisi. kendi kendime yaşardım duygularımı...''
(hrant dink)
''...mamam gedikpaşa'da otururdu ama ben yuvada yatmayı yeğlerdim, çünkü rakel oradaydı ve ben rakel'e yakın yaşamak için elimden gelen her şeyi yapıyordum.''
(hrant dink)
''...bir pazar günü balat'taki kilisedeyiz. çutak oraya birkaç arkadaşıyla geldi. ilk kez elini uzattı bana ve merhabalaştık. o anda kızardığımı hissettim ilk kez. ben 13 yaşımdaydım, o da 18. aslında farkındaydım durumun, arada bir laf sokuşturuyorum; ''ne işin var burada? niye habire arkamıza takılıyorsun?'' diye. çok kızıyormuş ben böyle dedikçe. cilve desek daha doğru olur benim yaptıklarıma, çünkü hoşlanıyordum da onu kızdırmaktan. bir yandan da etrafta fısıltılar dolaşmaya başlamış. bunlara da çok kızıyor hem de utanıyorum, çünkü herkes bana aşık olduğunu biliyor ve konuşuyor. hem sevinirsin, gururlanırsın ya böyle bir durumda, hepsinin içinde sevdiği sensin diye... hem de kızarsın tabii, çünkü daha çocuksun ve adın çıkıyor bu yüzden. biraz bilerek, biraz bilmeyerek çok uğraştırmışım onu. bazen bir iki kadeh içermiş, alırmış sazı eline. benim vesikalık bir fotoğrafımı bulmuş bir yerden. onu büyütmüş. koyarmış karşısına, başlarmış saz çalıp söylemeye...''
(rakel dink)
''...nihayet ilkokul bitti ve ben bademcik ameliyatı oldum. ...çutak beni görmek isterse sakın yanıma bırakmayın diye herkesi tembihledim. düşünebiliyor musun, soracaklar, kim bu diye. olacak şey değil. ama oldu işte. herkesi aşıp geldi beni görmeye...''
(rakel dink)
''...çocukları (yetimhanedeki...) pikniğe götürmüştük kınalıada'ya. bahar aylarıydı. nisandı herhalde. adanın tepelerine tırmanıyorduk. orada yüksek yamaçlar vardı. alışkınız hepimiz, zaten köyden gelmeyiz. önde çocuklar, arkalarında ben, tırmanıyoruz. tırmanırken bir yandan da etraftaki çalılara tutunarak ilerliyoruz. birden yamacın tam ortasında tutunduğum çalı elimde kaldı. bir bakmış, düşüyorum. kavramış belimden. sonra elimden de tuttu, birlikte tırmandık yukarı artık... benim ''evet,'' dememe sebep olan asıl olay budur işte. evlenme teklif ettiği andan daha önemlidir benim için... ona, sakın kimseye anlatma bunu, hayatımı kurtarmış olduğunu söyleme kimseye diye sıkı sıkı tembih de etmiştim. ondan sonra tam kabul ettim onu artık...''
(rakel dink)
''- olmaz babam, olmaz. biz kendi köylümüz dışında kimseye kız vermeyiz. hem bu çocuğun anası babası ayrılmış. kim bu çocuk, neyin nesi? ya o da bir gün kızımdan ayrılırsa. biz böyle şey bilmeyiz.
- ben soruşturdum, kızın da oğlanı seviyormuş... gel ısrar etme, sen de evet de, bu işi tatlıya bağlayalım, iki çocuğumuza yuva kuralım.
- ne demek sevmek babam, ne demek? bizim adetimizde böyle şey yok.''
''...babam çutak'la evlenmemi istemedi.
...bizim köyün dışarıya kız vermesi olmuş şey değildi. ben ilk oldum.
...sonunda şınorhk srpazan araya girdi. senin kızını ben kendi oğluma istiyorum, deyince babam da razı geldi. babam şınorhk patriği çok sever ve sayardı çünkü. o da babamı...''
(rakel dink)
''...hrant, rakel'e aşık olmuştu ve gözü hiçbir şey görmüyordu.''
(hosrof orhan dink)
''...kurtuluş'un son durağına giderken, sağ tarafta bir hristiyan mezarlığı vardır. mezarlığın yanından bozuk bir yol inerdi aşağı. üstelik mezar taşları vardı o yolda, ermenice yazılı. onların üstünden atlayarak evin bahçe kapısına gelinirdi. eski usul, iki katlı bir evdi. ama yıkık döküktü tabii. biraz köy evi gibiydi. bahçesinde kuyusu da vardı. işte hrant'la rakel evlendikten sonra da yıllarca orada oturup o ilkel koşullarda yaşamlarını sürdürdüler. biz de giderdik oraya; ev içinde olsun, bahçede olsun, yemekler yerdik birlikte.''
(hagop minasyan. hrant dink'in arkadaşı...)
''...küçücük bir kızdı rakel. incecik, dal gibi. çok terbiyeli... hrant'a, ''çutak,'' der, başka şey demezdi. gözlerinden okurdun sevgisini.''
''...evlendiklerinde hrant'ın sakalı ya var ya yoktu, rakel dersen zaten tam bir çocuktu... eşek uçtu desen, inanabilecek kadar saf ve temizdi. hala da öyledir rakel. iyi ki öyle, yoksa kaldıramazdı yaşadıklarını...''
''...sonunda ancak 23 nisan 1977'de kilisede evlenebildik. çok küçüktük ikimiz de. hatta arkadaşları, çocuk bayramı'nda çocukları evlendirdik, demişlerdi o gün.
...ahparigler evlendirdiler bizi. kına gecesi yaptılar, kına yakıldı. biri beni hamama götürdü. öbürü bize gecelik, pijama aldı. bir arkadaşımızın gelinliğini bana uyarladılar. duvak da taktılar. damatlık da giydirdiler.''
(rakel dink)
''...yatmadan yatmaya girerdik eve. gerisi ekmek kavgası...
...çalıştığım fotoğrafhanede yervant'ı (yervant levent dink) yanıma aldım. ikimiz de çok çalışkandık, usta pek uğramaz olmuştu artık. o sıralar duvar kağıdı modası vardı. biz de yervant'la duvarlara eski istanbul gravürleri yapmaya başladık. gravürlerin fotoğrafını çekiyoruz. sonra bunları duvar ölçüsüne göre büyütüyoruz. duvar kağıdı haline getiriyoruz. çok da güzel yapıyoruz da nasıl satacağız? bir arkadaşından borç buldu hrant ve gittik, bir agrandizör satın aldık. bu arada abim, rakel'e olan aşkında nihayet mesafe alabilmiş, rakel'in babası ikna edilmiş, nişan takılmıştı. hrant fırsatını yakaladığı anda evlenecek, kafaya koymuş. bu ''serbest girişimcilik'' ruhu da rakel'e sevdasından ya, o da başka... gittik, tahtadan bir banyo tezgahı yaptık, bu işe rakel de katıldı. rakel, hrant, yervant, ben... sonra işe koyulduk. pazarlamacı hrant'tı. o gidip iş alıyordu, geliyordu, akşamları bahçede çalışıyorduk. karanlık odamız olmadığı için gece havanın kararmasını bekliyorduk. fotoğrafı büyütmek için ışığı duvara veriyorduk, basıyorduk kağıda. sonra da bunları banyo ediyorduk. harıl harıl çalışıyorduk.''
(hosrof orhan dink)
''...bir görsen nasıl çalışıyorlardı, nasıl çalışıyorduk! duvarlara badana yaptılar, duvar kağıdı yapıştırdılar. bir ara çutak işportacı olarak saat sattı. her iş gelirdi elinden. ben dekoratif çiçek yapma kursuna gittim. yapma çiçek hazırlardık evin içinde. düğün şekerleri hazırlardım sipariş üzerine, gelin başları yapardım.
...üç kardeş hep fikir birliği yaptılar. mesela fotğrafçılık fikri hosrof'tan çıkmıştı, o işi en iyi o bilirdi. ama uygulamada üçü birlikte çalıştılar. ben de katıldım. imece gibi... evin girişi kare gibi bir hol şeklindeydi. bu hole açılan küçücük bir oda daha vardı. orayı karanlık oda yaptık. leğenin içine ilaçlı su koyduk. filmleri orda yıkıyorduk. agrandizör dedikleri bir makine de aldılar. eski istanbul gravürlerini alıp, onları duvarda büyütüp, poster haline getirip satıyorduk. bahçede bir kuyu vardı. motoru bozuktu. kuyudan su çekip taşın üstünde yıkardık o büyütülmüş, duvar boyu resimleri. sonra da kurusunlar diye mandalla asardık onları. çamaşır asar gibi... çamaşır deyince, tabii bir yandan da evdeki beş nüfusun temizliği, yemeği, hepsi benim üzerimde. çamaşır makinemiz falan yoktu, elde yıkardım hepsini. girişteki hole de sobamızı kurmuştuk. gerisi de iki divan... bu kadarı yetiyordu bize.
böyle böyle kazanmaya başladık hayatımızı. çok da mutluyduk.''
(rakel dink)
''...eksik olmasınlar, eve gelen gidenimiz çoktu. daha babasının evinde kalırken böyle başladı, hep böyle devam etti. kardeşleri gibi arkadaşlarını da çok korurdu, kollardı çutak. her durumda yanlarındaydı. tehlike dahil, ne olursa olsun bırakmazdı onları. evinden kısar, onların ihtiyacını acil görürdü. öyle bir yönü vardı.
arkadaşlarına çok düşkündü dedim ya, arkadaşları da ona düşkündü tabii habersiz de gelirlerdi eve. kardeş gibi olduğumuz için... bir çorba ya da pilav pişirdiysek, yerdik birlikte. paylaşırdık yemeğimizi, yetmezse yumurta kırardık. yemeği dert etmedik hiçbir zaman. hiç yürek sıkıntısı yaşamadım bu yüzden.
...kavgacı bir insan değildi ama çabuk parlardı. haksızlığa hiç gelemezdi. bela onu buldu muydu, o da üstüne yürürdü belanın... bazen evde de bağırdığı olmuştur, haksız da olsa. ama ben susturmuşumdur gerektiğinde.
...ekmek kavgamız hep sürdü. iyimser bir insandı çutak. hiçbir zaman halimiz ne olacak diye kara kara düşündüğünü görmedim.''
(rakel dink)
''...rakel'e aşık olunca gidip bir saz aldı, oturup o sazı çalmayı öğrendi. sonra da sevdasını, aşkını hep o sazla dile getirdi.''
(hosrof orhan dink)
''...dünya yalan dolan, riya ve duygu istismarı üzerinde dönerken doğruyu söyleyebilmek, doğru yerde durabilmek, dün de bugün de delinin işi...''
bazen, her türlü sesi kısıp, tüm olmasa da olurlardan uzaklaşıp, kendi içinde bir yerde en saf, en temiz, en kirlenmemişe dönmek gerekiyor. orada, dünyanın her türlü hali daha güzel, daha manalı..
içinde en değerli, en önemli olana dönmek, sanki odayı dolduran tüm gereksiz eşyaları dışarı çıkarıp, tertemiz bir boşluk yaratmak gibi. her bir şeyin ardında kalmış yüreğini karşına alıp uzun uzun bakışmak, birbirini anlamak gibi. elinle yüreğine dokunmak gibi. içindeki evine döner gibi.
4. Şevval Sam - Giden Gitti.mp3 by Unknown Artist on Grooveshark
jovano, jovanke... Makedonların, Bulgarların, Sırpların, Hırvatların kendi aralarında paylaşamadığı, herkeslerden çok bir bölgeye ait dünya güzeli halk şarkısı. Ailelerinin kavuşmalarına izin vermediği iki sevdalının şarkısı... Şarkının orijinalinde şöyle diyor:
Jovano, oturmuşsun Vardar'ın kıyısına beyaz çamaşırlarını yıkıyorsun. Beyaz çamaşırlarını yıkıyorsun sevgilim, şu tepelere bak yüreğim / Jovano, seni bekliyorum, evime gelmeni, ve sen gelmiyorsun sevgilim, yüreğim Jovano / Jovano, annen gelmene izin vermez, gel sevgilim, yüreğim Jovano.
Şevval Sam şarkıya Türkçe sözler yazmış. Müzik coşturuyor, sözlerse inceden sızlatıyor.
giden gitti, kalan kaldı,
aşk içimde yarım kaldı.
samanlık seyran oldu,
gidenin ardında hüzün kaldı.
elimi verdim kolum kaldı da
ben zavallıyı bi hal aldı.
seni o ilk gördüğüm anda
yanaklarımı bi har aldı.
Leyla ile Mecnun'u izliyor musunuz? ben arada atlıyorum, sonra yakalıyorum, bazen çok gülüyorum, bazense sanki içimdeki kördüğümlerin yansımasına izliyorum. bu gece de o bölümlerden biriydi. bittiğinde kafamda kendi sorularımı düşünüyordum. yazayım dedim.
çok sevdiğim de bir şarkısı var. ne anlatıyor tam olarak bilmiyorum aslında. tek bildiğim, her dinleyişte içimdeki pek çok soru, duygu ve düşünce ayaklanıyor, bir girdap olup beni içine çekiyor. tanımlaması zor. ama mesela...
çıkmazlarda kalıp çıkamayışı. bildiğin yerde kaybolmayı. bir girdabın içine düşer gibi içindeki kördüğümlere dolanmayı. vazgeçmeyi ama bir yerde asılı kalmayı. içinde sesler susmazken tek bir hece konuşamamayı. dolup taşarken damlayamamayı. bir kez başına geldi mi bir daha eskisi gibi olamamayı, mış gibi yapamamayı. bir kez öğrendiysen bir daha unutamamayı. ne aradığını bilmeyi ama nerede olduğunu bilmemeyi. aramaktan yorulmayı ama durmak nasıl olur bilmeyişi. içinde sağnak yağmurla kurumayı, kururken yanmayı, yanarken solmayı. ama hiç duramayışı. tüm bunların içine gönüllü düşer gibi, leyla'nın o zehiri bilerek içmesi gibi, hepsine son verebilecekken sanki bilerek içinden çıkmamak gibi. içinden bir tek mecnun çıkarabilecekken kurbağanın bir türlü prense dönüşmemesi, ve hatta mecnunun kurbağaya dönüşmesi gibi.
ve tüm bunları simsiyah bir şekilde değil de garip bir kabullenme, razı olma ve hayatın ta kendisiymiş gibi anlatışını seviyorum. bir yalana inanmaktansa hakikatin peşinde sürünmeyi tercih edişini seviyorum.
öyle işte. çok seviyorum bu şarkıyı.
Düşerken duramazsın
Susarken anlatamazsın
Belki de ne bileyim ben
Uzaksan duyamazsın
Bıraksan bulamazsın
Nerdeyim biliyorum ben
Yalan ne diyorsam ne duyduysam hep yalan
Yalan kim ne dediyse ne duyduysan yalan
Duramaz ki yanan
Bulamaz ki arar
Duruyorum ben
Yalan ne diyorsam ne duyduysam hep yalan
Yalan kim ne dediyse ne duyduysan yalan
Bilirsen unutumazsın
Aşikârı saklamayazsın
Kimdeyim arıyorum ben
Solarsan açamazsın
Kurursan damlayamazsın
Belki de kuruyorum ben
Yalan ne diyorsam ne duyduysam hep yalan
Yalan kim ne dediyse ne duyduysan yalan