8 Aralık 2010 Çarşamba
Çakıl
Geçen hafta, az biraz yoğun ve sıkıntılı geçti. Sıkıldıkça dersten kaçıp bedri rahmi eyüboğlu'na sığındım. Gecenin geç saatlerinde o vardı yanımda, dilimde, kulağımda, gülümsememde, göz yaşımda.
Hava çok soğuk. Ama ben Çakıl’ı okurken, buraya bahar geliyor.
seni düşünürken
bir çakıl taşı ısınır içimde
bir kuş gelir yüreğimin ucuna konar
bir gelincik açılır ansızın
bir gelincik sinsi sinsi kanar
seni düşünürken
bir erik ağacı tepeden tırnağa donanır
deliler gibi dönmeye başlar
döndükçe yumak yumak çözülür
çözüldükçe ufalır küçülür
çekirdeği henüz süt bağlamış
masmavi bir erik kesilir ağzımda
dokundukça yanar dudaklarım
seni düşünürken
bir çakıl taşı ısınır içimde
20 Kasım 2010 Cumartesi
"Hiç kimse olmaya cesaret et Filipina. Hikayeler orada başlar. Düşlerinin kırıldığı yerde..." (muz sesleri, sf: 74)
aşağıda anılardan ve hayallerden söz etmişken, bir mektubun içinde bu satırlar geldi.
düşler kadar, düş kırıklıklarının da bir başlangıç noktası olduğunu hatırlattı. gerçi hiç unutmamıştım...
14 Kasım 2010 Pazar
anılar ve hayaller
Şu koku dedikleri nelere kadir. Halbuki alt tarafı buzdolabını temizliyorduk. Kimin olduğu bilinmez tarihi geçmiş şeftali suyunu lavaboya boşaltıyordum. Bir zamanlardan çokça aşikar olduğum Robinson marka konsantre şeftali suyunu. O zamanların haftalık alışveriş listesinin olmazsa olmazı idi Robinson.
Robinson döküldükçe saçılan o mis koku ile ben bulunduğum yerden 5 sene öncesine ışınlanıyorum. Robinsonlu sofralara... Mavi pötikareli masa örtüm üzerinde mavi-turunculu yemek tabaklarıma... Gıcırdayan, rahatsız masa sandalyelerime... Mutfak penceremden görünen elma ağacının dallarına. O günün yemeklerine methiyelerden sonra girişilen sofra muhabbetlerine... Robinsonlu yıllara.. Oradayım, etrafa bakıyorum.
“Sahip olduğunuz en değerli şey” sorusuna, “anılarım” diye cevap vermiş bir arkadaşım. Ne tatlı bir cevap. Anılarım çok değerli. Ama yine de bu cevap benim için çokça eksik.
Ortak bir geçmişe sahip olduğum ya da geçmişimi bilen insanlarla yaptığım sohbetler sıcacık gelir bana. “Ne gülmüştük hatırlıyor musun...” ya da “neydi o zamanlar..” diye başlayıp devam eden sohbetler. Bir güven duygusu vardır orada. Bilmekten ve zamanla sınanmış olmaktan doğan güven duygusu. Anılarım bu yüzden çok değerli.
Ama aynı anılarda yer almak kadar güzel olanı, ortak hayaller kurabilmek. Ortak bir geleceğe bakabilmek ve aynı gelecek içinde yer almayı istemek. İşte bu yüzden anılarımı hayallerimden üstün tutamıyorum; aynı hayalleri kurabildiğim insanlarla birlikte olmak içimi bir o kadar ısıtıyor.
Hem hayallerin değerli olması için illa gerçekleşmelerini beklemek gerekmiyor, “şu an” içinde bir hayali paylaşabilmek bile bana yetiyor.
Soruya geri dönüyorum: kendim için düşündüğümde en güzeli, geçmişi ve geleceği birleştirebilmek. Anılar biriktirebildiğinle, aynı hayali düşlemek.
1 Kasım 2010 Pazartesi
bi dilek tuttum
yazmıyorum, halbuki aklımda düşünceler durmak bilmiyor. bir cümleyi bitirmeden diğerine başlıyorum.
bu yaz ve sonbahar da az biraz üzüldük ama bunlar son kalıntılardı. bekleyen bir nokta idi, onu da koyduk. en sona küçük bir kutu bıraktım; o da diğer anıların yanında dolabın kuytusunda yerini aldı. hüzünlendim mi? evet. ferahladım mı? evet.
bekleyen pek çok iş var. ama ben şu an çok huzurluyum. her şey gibi bu huzur da geçer biliyorum. o yüzden huzurumu olacaklardan bağımsız kılmayı öğrenmeye çalışıyorum.
şimdi baştan başlıyormuşum gibi değil, kaldığım yerden devam gibi. en kıymetlilerimizin sarıp sarmalaması bir başka, ama yine de en sıcağı, kendimize açtığımız kucak. işte şimdi o kucağa kendini bırakır gibi.
yalnızlık Allah'a mahsus, ama yalnız kalmaktan korkmadan yola devam etmek gerek. şimdi ne olacak diye dertlenmeden, nereye kime diye düşünmeden, bir başına olmaktan korkmadan yaşamayı öğrenmek gerek. karanlıktan korkmadan, gök gürültüsünden korkmadan, fırtınadan korkmadan... korkuyla değil ama merakla yaşamak gerek. hep öğrenmek gerek. bi de kaderle barışmak gerek. onu düşman değil dost belleyip, şimdi ne getirdin deyip gülümsemek gerek. barışmak gerek, küs olunan her ne varsa. sevmek işte.. sevmek gerek; öncesini ve sonrasını...
ben bu hafta sonu bir dilek tuttum. olursa çok sevinicem, olmassa diye korkmamayı da öğrenicem.
bu yaz ve sonbahar da az biraz üzüldük ama bunlar son kalıntılardı. bekleyen bir nokta idi, onu da koyduk. en sona küçük bir kutu bıraktım; o da diğer anıların yanında dolabın kuytusunda yerini aldı. hüzünlendim mi? evet. ferahladım mı? evet.
bekleyen pek çok iş var. ama ben şu an çok huzurluyum. her şey gibi bu huzur da geçer biliyorum. o yüzden huzurumu olacaklardan bağımsız kılmayı öğrenmeye çalışıyorum.
şimdi baştan başlıyormuşum gibi değil, kaldığım yerden devam gibi. en kıymetlilerimizin sarıp sarmalaması bir başka, ama yine de en sıcağı, kendimize açtığımız kucak. işte şimdi o kucağa kendini bırakır gibi.
yalnızlık Allah'a mahsus, ama yalnız kalmaktan korkmadan yola devam etmek gerek. şimdi ne olacak diye dertlenmeden, nereye kime diye düşünmeden, bir başına olmaktan korkmadan yaşamayı öğrenmek gerek. karanlıktan korkmadan, gök gürültüsünden korkmadan, fırtınadan korkmadan... korkuyla değil ama merakla yaşamak gerek. hep öğrenmek gerek. bi de kaderle barışmak gerek. onu düşman değil dost belleyip, şimdi ne getirdin deyip gülümsemek gerek. barışmak gerek, küs olunan her ne varsa. sevmek işte.. sevmek gerek; öncesini ve sonrasını...
ben bu hafta sonu bir dilek tuttum. olursa çok sevinicem, olmassa diye korkmamayı da öğrenicem.
28 Eylül 2010 Salı
eylül'ün ardından...
Eylül, başıma ne geldiyse hep senle geldi. canın sağolsun, yine de güzel, hep güzelsin.
13 Eylül 2010 Pazartesi
Başak tarlaları meselesi... ya da benim derdim...
Tilki şaşırmış, meraklanmıştı:
-Yoksa başka bir gezegende mi?
-Evet.
-O gezegende avcı var mıdır?
-Yok.
-Bak, bu çok ilginç. Peki ya piliç?
-Yok.
-Hiçbir şey tam istendiği gibi olmuyor, dedi tilki içini çekerek. Ama hemen konuya döndü:
-Hayatımda hiç değişiklik yoktur. Ben piliçleri avlarım, insanlar beni avlar. Bütün piliçler birbirine benzer, bütün insanlar da. Doğrusu epey sıkıcı. Ama beni bir evcilleştirsen, hayatım günlük güneşlik oluverir. Öteki ayak seslerinden bambaşka bir ayak sesi tanırım. O sesler korkuyla kovuğuma kaçırtır beni, seninkiyse tatlı bir ezgi gibi yeraltından çağıracaktır. Bak, öteki buğday tarlalarını görüyor musun? Ben ekmek yemem. Buğdayın önemi yok benim için. Buğday tarlaları bana bir şey demiyor. Bu, çok acı, ama senin saçın altın renginde. Beni evcilleştirsen ne iyi olurdu, bir düşün! Altın rengindeki başaklar seni anımsatacak artık. Başaklardaki rüzgarı dinlemeye can atacağım.
Tilki sustu ve uzun bir süre Küçük Prensi süzdü:
-Ne olursun evcilleştir beni, dedi.
-Çok isterdim, ama vaktim az. Dostlar edinmeli, yeni şeyler tanımalıyım.
-Yalnız evcilleştirdiğin şeyleri tanıyabilirsin, dedi tilki, insanların tanımaya ayıracak zamanları yok artık. Aldıklarını hazır alıyorlar dükkanlardan. Ama dost satan dükkanlar olmadığı için dostsuz kalıyorlar. Dost istiyorsan, beni evcilleştir işte...
-Evcilleştirmek için ne yapmalıyım?
-Çok sabırlı olacaksın. Önce benden biraz ötede çimenlerin arasında oturacaksın. Şöyle. Ben seni göz ucuyla süzeceğim, sen ağzını açmayacaksın. Çünkü sözcükler yanlış anlama kaynağıdır. Her gün biraz daha yakınımda oturursun...
Ertesi gün Küçük Prens yine geldi.
-Hep aynı saatte gelsen daha iyi olur, dedi tilki, söz gelimi öğleden sonra saat dörtte gelecek olsan, ben saat üçte mutlu olmaya başlarım. Her geçen dakika mutluluğum artar. Saat dört dedi mi meraktan yerimde duramaz olurum. Mutluluğumun armağanını veririm sana. Ama gelişigüzel gelirsen, içimi sana hangi saatte hazırlayacağımı bilemem. Ayinsiz olmuyor.
....
....
Küçük Prens tilkiyi evcilleştirdi. Ayrılık saati yaklaşınca tilki:
-Ah dedi, gözyaşlarımı tutamayacağım.
-Suç sende, dedi Küçük Prens. Sana kötülük etmeyi düşünmemiştim, kendin istedin evcilleşmeyi.
-Orası öyle.
-Şimdi de gözyaşlarını tutamıyorsun.
-Orası öyle.
-Öyleyse bundan bir kazancın olmadı!
-Oldu, oldu, dedi tilki, başak tarlaları meselesi...
(Küçük Prens, sf:84-7)
-Yoksa başka bir gezegende mi?
-Evet.
-O gezegende avcı var mıdır?
-Yok.
-Bak, bu çok ilginç. Peki ya piliç?
-Yok.
-Hiçbir şey tam istendiği gibi olmuyor, dedi tilki içini çekerek. Ama hemen konuya döndü:
-Hayatımda hiç değişiklik yoktur. Ben piliçleri avlarım, insanlar beni avlar. Bütün piliçler birbirine benzer, bütün insanlar da. Doğrusu epey sıkıcı. Ama beni bir evcilleştirsen, hayatım günlük güneşlik oluverir. Öteki ayak seslerinden bambaşka bir ayak sesi tanırım. O sesler korkuyla kovuğuma kaçırtır beni, seninkiyse tatlı bir ezgi gibi yeraltından çağıracaktır. Bak, öteki buğday tarlalarını görüyor musun? Ben ekmek yemem. Buğdayın önemi yok benim için. Buğday tarlaları bana bir şey demiyor. Bu, çok acı, ama senin saçın altın renginde. Beni evcilleştirsen ne iyi olurdu, bir düşün! Altın rengindeki başaklar seni anımsatacak artık. Başaklardaki rüzgarı dinlemeye can atacağım.
Tilki sustu ve uzun bir süre Küçük Prensi süzdü:
-Ne olursun evcilleştir beni, dedi.
-Çok isterdim, ama vaktim az. Dostlar edinmeli, yeni şeyler tanımalıyım.
-Yalnız evcilleştirdiğin şeyleri tanıyabilirsin, dedi tilki, insanların tanımaya ayıracak zamanları yok artık. Aldıklarını hazır alıyorlar dükkanlardan. Ama dost satan dükkanlar olmadığı için dostsuz kalıyorlar. Dost istiyorsan, beni evcilleştir işte...
-Evcilleştirmek için ne yapmalıyım?
-Çok sabırlı olacaksın. Önce benden biraz ötede çimenlerin arasında oturacaksın. Şöyle. Ben seni göz ucuyla süzeceğim, sen ağzını açmayacaksın. Çünkü sözcükler yanlış anlama kaynağıdır. Her gün biraz daha yakınımda oturursun...
Ertesi gün Küçük Prens yine geldi.
-Hep aynı saatte gelsen daha iyi olur, dedi tilki, söz gelimi öğleden sonra saat dörtte gelecek olsan, ben saat üçte mutlu olmaya başlarım. Her geçen dakika mutluluğum artar. Saat dört dedi mi meraktan yerimde duramaz olurum. Mutluluğumun armağanını veririm sana. Ama gelişigüzel gelirsen, içimi sana hangi saatte hazırlayacağımı bilemem. Ayinsiz olmuyor.
....
....
Küçük Prens tilkiyi evcilleştirdi. Ayrılık saati yaklaşınca tilki:
-Ah dedi, gözyaşlarımı tutamayacağım.
-Suç sende, dedi Küçük Prens. Sana kötülük etmeyi düşünmemiştim, kendin istedin evcilleşmeyi.
-Orası öyle.
-Şimdi de gözyaşlarını tutamıyorsun.
-Orası öyle.
-Öyleyse bundan bir kazancın olmadı!
-Oldu, oldu, dedi tilki, başak tarlaları meselesi...
(Küçük Prens, sf:84-7)
31 Ağustos 2010 Salı
Ahoy!
Geride kalanları çöpe atıyorum. Neden sorusunu da artık sormuyorum. Bu sorunun bir zamanlar zamanımdan yemiş olmasına yanmıyorum. Öyle olması gerekti.
Hayat seçimlerimizdir diyorlar. Ben seçimimi önceden yapmıştım, değiştirmiyorum. Kin, intikam gibi duyguları almıyorum. Zorla bir şey olmuyor, o kapıdan girmiyorum. Bu seçimimle kırıklığıma şahit olmuş, bilen herkesi üzüyorum, sevmediklerini sevindirdim diye.
Ancak ben rahatım. Çok şey kazandım, üstelik yarışta değilken.
İçim öyle süt liman değil. Sadece güzel sesler duyabildiğim çok güzel bir çalkantılı denizdeyim. Kendimleyim. Lodos pislik getirir, lodosa arkamı dönüyorum.
Hayat seçimlerimizdir diyorlar. Ben seçimimi önceden yapmıştım, değiştirmiyorum. Kin, intikam gibi duyguları almıyorum. Zorla bir şey olmuyor, o kapıdan girmiyorum. Bu seçimimle kırıklığıma şahit olmuş, bilen herkesi üzüyorum, sevmediklerini sevindirdim diye.
Ancak ben rahatım. Çok şey kazandım, üstelik yarışta değilken.
İçim öyle süt liman değil. Sadece güzel sesler duyabildiğim çok güzel bir çalkantılı denizdeyim. Kendimleyim. Lodos pislik getirir, lodosa arkamı dönüyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)