1 Haziran 2010 Salı
32
Hoş geldin.
Hiç böyle geleceğini düşünmemiştim.
Ben sandım ki sen geldiğinde ben başka yerlerde, başka hallerde olurum.
Kısmet böylesineymiş.
Olsun gel. Hoş geldin.
Seninle olan zamanımızı sakin sakin geçirelim diye, bugün sakin karşıladım seni.
Baş başa, en sevdiğim yerde.
Sonra bugün seninle, dünya için küçük ama bizim için büyük bir iş yaptık.
İsmini sildik listeden, telefondan, emailden.
Sana bir enkaz bırakmamak için epey uğraştı 31.
Senden önce bana tekrar tekrar salık verdi: “herkesi affet, her şeye boş ver”
Epey bir şey öğretti.
Merak etme insana dair hiçbir şey şaşırtmayacak bizi bir daha.
Ama ola ki bir şey olursa, ola ki hazırlıksız yakalanırsak yine, önümüzde asılı o satırları tekrarlicaz.
Hani yine bir acil durumda Hızır gibi yetişen o mısraları:
“silahlarını bırak, takma kafana,
sağlık olsun, bu da geçer
hem ne çıkar geçmese de”...
32.
Hoş geldin.
Gel.
20 Mayıs 2010 Perşembe
gün ortası...
Çok zaman oldu ses vermeyeli biliyorum. Merak eden olursa, iyiyim çok şükür.
Biraz bahar çarpmasından, biraz başka işlere dalmaktan yazamadım buraya. Ama çokça bahardan. Bahar beni hiç böyle çarpmamıştı, nedendir bilemedim. Ya da bildim de, diyemedim..
Burası baharda öylesine güzel ki... Renk renk çiçekler, ağaçlar... Her gün günbatımını izlemeye gayret ediyorum. Nefes aldığımı fark ettiğim ve aldığım her nefes için şükrettiğim saatler onlar.
Hayat güzel de, bazen gaddar mı, yoksa “hayat böyle işte anla” mı demeli, bilemiyorum. Buradan Türk bir arkadaşımın kanser olduğu haberini aldık. Daha 30 yaşında. O günden beri onun için hayat, artık aynı hayat değil. Yine buradan bir arkadaşım, geçen hafta annesinin hastalık haberini aldı. Bugün apar topar ülkesine döndü, ne zaman gelecek belli değil, önemsemiyor da. Annesinin beyin ameliyatına yetişebilmek, onun için tek önemli şey şu an. Ve de şu iki gündür takip ettiğim 28 madencinin haberi... Sevdiklerinin fotoğraflarına bakıp dünden beri ağlıyorum. Bunların yanında güzel haberler de var. Çok sevdiğim bir arkadaşımın Efe’si doğdu. “Nasılsın” diyorum, “oğlum karşımda uyuyor, artık benim nasıl olduğumun önemi yok” diyor. Öyle de gururlu bir baba oldu ki, içim eriyor o Efe’yi anlatırken. O en çok sevdiğim/istediğim ismi kullanmış olmasını kıskanamıyorum bile.
Hayat böyle işte. Bir anda, bazen tek bir haberle, bazen tek bir kişiyle, her şey değişiyor. Hem de öyle bir değişiyor ki, bir daha eskiye dönüş mümkün değil.
Düşünüyorum, farkında olmadan geçirdiğimiz her saniye bir kayıp. Hayat bir var, bir yok. Ve sırf bu yüzden, tek bir günbatımı bile, ve hatta tek bir dostça sohbet, tek bir tebessüm, tek bir el tutuş, tek bir nefes alış, tek bir sarılış, tek bir helallik bile çok ama çok değerli... Her şeyi unutup yola devam ediyoruz da, o yola temiz bir vicdanla devam edebilmek en önemli şeymiş, bunu düşünüyorum etrafımdaki şu hızla değişen hayata bakarak, bir yanlış yapıp da o yanlışı düzeltecek vakit olmassa diye endişelenerek...
Çok kederli bir yazı olmadı inşallah. Öyle bir halet-i ruhiyede yazmıyorum. Ama yine de yazıya Cengiz Özkan eşlik etsin istedim, içimize bir su serpsin diye. Su verenleriniz de çok olsun, böyle derdi büyükbabam, nur içinde yatsın.
13 Mart 2010 Cumartesi
senden bana yar olmaz...
hiç de manidar bir şekilde koymuyorum bu videoyu. sadece, bir cumartesi günü ders çalışmak için geldiğim şu ofiste, güneşin battığı vakitlerde, tekrar tekrar bu türküyü dinlediğimi not düşmek için... ötesi berisi yok.
bir de, cengiz özkan'ın sesi olsun istedim blogda. bana bu bitmekte olan haftayı hatırlatsın diye...
27 Şubat 2010 Cumartesi
ha bu ander sevdaluk...
gözlerim ne zaman bir şarkı ile dolsa, onu düşündüğümü sanıyorlar.
oysa ben her karadeniz türküsünde, ananemi düşünürüm.
19 Şubat 2010 Cuma
yetinmeyi bilir misin?
dünyalar güzeli bir kız. sanırsın ki öyle güzel biri hayatta ne dilese olur. sanırsın ki öyle güzel birinin kalbini kimse kırmaya teşebbüs etmez. sanırsın ki öyle güzel biri asla yalnız kalmaz. ama yalnız. neden diye sormuyorum bile. nedeni gözümün önünde.
gözü hep bir eksik arıyor. koskoca bembeyaz bir kağıt varsa, o gidiyor küçücük bir siyah noktaya takılıp dert ediniyor. dilediği her şey olsa dahi, dünyalar onun olsa dahi o, ama evren benim değil diyecek. hayatta tüm istekleri gerçekleşse dahi, o hep bir eksik bulacak. ev tertemiz ise, o gidip tozlu kalmış bir köşeyi gösterip, bak diyor. anlatamıyorum ona.
açgözlülük değil onda ki, ama sanki hep bir rekabet, hep bir onda var bende yok rahatsızlığı. ona bakıp, mutluluk, yetinmeyi bilmekle mi ilgili diye düşünüyorum. görmüyor, mutsuz olmak için nedeni yok, ama o mutsuz. çünkü, sahip olmadığı şeyler var, sanki herşeye sahip olmak mümkünmüş gibi. şu yok bu yok diyor. oysa ben, daha ne olsun demek istiyorum. ama duymayacak. bu tür şeyler bir insana nasıl anlatılır bilmiyorum. ona bakıp düşünüyorum. zenginlik dediğin, çok şeye sahip olmakla değil, sahip olduklarını görebilmekle ilgili.
gözü hep bir eksik arıyor. koskoca bembeyaz bir kağıt varsa, o gidiyor küçücük bir siyah noktaya takılıp dert ediniyor. dilediği her şey olsa dahi, dünyalar onun olsa dahi o, ama evren benim değil diyecek. hayatta tüm istekleri gerçekleşse dahi, o hep bir eksik bulacak. ev tertemiz ise, o gidip tozlu kalmış bir köşeyi gösterip, bak diyor. anlatamıyorum ona.
açgözlülük değil onda ki, ama sanki hep bir rekabet, hep bir onda var bende yok rahatsızlığı. ona bakıp, mutluluk, yetinmeyi bilmekle mi ilgili diye düşünüyorum. görmüyor, mutsuz olmak için nedeni yok, ama o mutsuz. çünkü, sahip olmadığı şeyler var, sanki herşeye sahip olmak mümkünmüş gibi. şu yok bu yok diyor. oysa ben, daha ne olsun demek istiyorum. ama duymayacak. bu tür şeyler bir insana nasıl anlatılır bilmiyorum. ona bakıp düşünüyorum. zenginlik dediğin, çok şeye sahip olmakla değil, sahip olduklarını görebilmekle ilgili.
2 Şubat 2010 Salı
biraz derdim var ama uzun sürmez...
biraz derdim var ama uzun sürmez
hemen burada çimin üzerine uzandım mı
yakında tüm dertlerim geçer
çünkü şe-şe-şe, şe-şe-şe
şe-şe, şe-şe, şe-şe şeker kentteyim
..........
son zamanlarda çok güzel filmler izliyorum. "500 Days of Summer", aşk filmi olmadığını iddia eden ama aşkı çok güzel anlatan bir film. film bana, Alain de Botton'ın, Essays in Love / Aşk Üzerine kitabını hatırlattı. aşkın yükselme, duruksama ve çöküş devirleri, ve bu devirlerin insan bünyesinde yarattığı yan etkileri anlatılıyor. daha başlangıç sahnesinde anlıyoruz, orada kırık ve kızgın bir kalp var. ancak bu ağlatan bir film değil. tam aksine, "hah işte, bende de böyle oldu" dedirten ve insanın kendi haline bakıp güldüğü bir film.
iyi ki izlemişim dediğim bir diğer film ise "Away we go". romantik-drama-komedi türünde bir sam mendes filmi. 30lu yaşlarında henüz bir baltaya sap olamamış çiftimiz, ilk çocuklarına hamile kalınca hayatlarında yeni bir düzenlemeye, yeni bir arayışa girişiyorlar, hatta girişmek zorunda kalıyorlar çünkü o zamana kadar taş taş üstüne koymamışlar.
bu yeni hayat arayışı, içinde bolca endişe barındırıyor. film, hayatın zorluklarının ve o zorluklar karşısında yıpranan, tükenen insanların, ilişkilerin farkında. ama aynı zamanda, yanındaki insanın elini sımsıkı tuttuğunda, birlikte gülebildiğinde, paylaştığında, hatta korkuyu da paylaştığında, herşeyin daha kolay olacağını hatırlatıyor. Burt, Verona'ya defalarca evlenme teklifi ediyor. Verona ise her seferinde reddediyor (filmin sonunda öğreniyoruz nedenini). ama Burt'e söz veriyor. o "söz" sahnesi, filme anlamını veren ve filmden ayrılırken yanınıza aldığınız sahne oluyor. abartısız ama gerçek "söz"ler. ve biliyorsunuz ki o sözler tutulacak çünkü içinde samimiyet var.
"away we go" çok güzel bir film. ve bir masal anlatmıyor. hayatta hep belirsizlikler ve sürprizler var. ama şanslıysak, o en deli an geldiğinde kaçıp gitmek yerine, yanımızdakinin eline tutunmayı akıl edebiliyorsak, bir kurtuluş şansı doğuyor. çünkü gerçekte kaçıp gittiğin yer, asıl hapsolduğun yer oluyor.
23 Ocak 2010 Cumartesi
yonca, dört yapraklı
kıyafetlerimi aradım taradım. yatağı ayağa kaldırdım. evin altını üstüne getirdim. en sevdiğim kolyem nereye düşmüş, bulamadım.
önce üzüldüm. sonra, amaaan sen de, hadi gidip yeni kolye alalım dedim.
vitrinde onu görür görmez, ben zaten dedim, bayılırım yoncalara. yeşillikler içinde gördüm mü yoncaları, dört yapraklısını aramaya koyulurum. bulduğum da olur hani.
giden kolyemi, üzgün olduğum bir gün, bana moral versin diye almıştım. çok da sevmiştim. beğeneni de çoktu. ama belki, görevini tamamladığı için gitti. eskisi kadar ihtiyacım yok şimdi ona. güzel bir zamanda gitti. e böyle gidişlere can kurban, di mi ama?
yenisi, sadece şans getirsin diye değil. ama bana hep umut verdiği için. her dört yapraklı yonca bulduğumda yaşadığım sevinci hatırlatsın diye.
tüm gün, boynumdakiyle birlikte, bu iş zor yonca deyip durdum. zaten bu da en sevdiğim bülent ortaçgil şarkısıdır. hayatla ilgili ne güzel bir şarkıdır.
bu iş zor, çok zor yonca. ama boşver. bir yolunu buluruz nasıl olsa.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)